‘Güncel’ Kategorisi için Arşiv

TWITTER IS BACK!!!

Yayınlandı: Nisan 4, 2014 simayuluc tarafından Güncel, Tartışma içinde

Demokrasi içerisinde boğulan güzel ülkemizde dün twitter’ın geri dönmesi büyük sevinçle karşılandı. Kimi bu ‘özgürlüğün’ geri dönmesini yanlış bulduğunu hatta bu durumun iktidarın otoritesini sarsacağını savundu – ebeveyn çocuk ilişkisine döndürdükleri için bu psikolojik benzetmelere ihtiyaç duyduklarını düşünüyorum ve kimi ise twitter’ın da gezi parkı gibi ‘aç-kapa’ olacağını  ve daha çok bu yalamaya maruz kalacağımızı dile getirmiş. İşin ilginç yanı twitter yasağını eleştirenle birlikte twitter yasağını savunanların aynı platformda yani twitter’da bu polemiğe girmesi. Hayır olmamalı diyorsan, halka bu kadar da özgürlük tanınmaz ki canım diyorsan niye düşünce özgürlüğünü orada kullanıyorsun diye sormazlar mı adama? Gerçi bu ne istediğini bilmezlik durumu sadece twitter gibi sosyal medya yasaklarında değil birçok kısıtlamada yaşanıyor ileri demokrasinin hakim olduğu ülkemizde. Kendine dokunmayan başka yasaklarda, amaaan canım o kadarı da olacak diye düşünenler bununla da kalmayıp bu düşüncesiyle, demokratik toplumda olması gereken yönetim şeklini savunanlarla omuz omuza çarpışıyor. Gezi ruhundan beri sokaklarda hakkını arayan ‘marjinal grubun’ hala neyi savunduğunu bilmeden, anlamadan hatta ve hatta hiç dinlemeden, iktidar iyi yaptı yoksa baş edilmez bunlarla diyen kesimle hemen hemen aynı kefede olduklarını iş işten geçince görmelerini beklemek midir doğru olan? Yoksa karşına alıp sabırla bak kardeşim durum böyle böyle demek midir sizce? Hepimizin ortak düşüncesi ‘bu böyle gitmez’. Benim korkum ise ya giderse?

 

SOMDER-Panel

Yayınlandı: Şubat 25, 2014 ulassunata tarafından Güncel, Konferans/Kongre, Tartışma içinde
Etiketler:

Somder-Panel-Afis-Secilen

2014 Bahar Dönemine Başladık

Yayınlandı: Şubat 21, 2014 ulassunata tarafından Güncel, Giriş, Neden, Tartışma içinde

Yeni döneme başladık. Hoşgeldiniz!

Blog bağlamında 4.senemiz! Ders bakımdan arada bir sene firemiz olduğundan, 3.senemiz!

2010-2011 Bahar, 2011-2012 Bahar, 2012-2013 Bahar, 2013-2014 Bahar

Sınıf bloğumuzun amacı Türkiye sosyolojisi ve sosyologları kapsamında edinilen bilginin seneden seneye aktarımını ve birikimini sağlamaktır.  

Yeni haber: SOC4004 Turkish Sociologists dersi artık zorunlu (MUST) değil, bölüm seçmelisi (Departmental elective).

Değerlendirme: Bu durum bir yandan kötü bir yandan iyi olarak değerlendirilebilir. Kötü tarafı artık Bahçeşehir Sosyoloji öğrencileri bu coğrafya üzerine sosyolojik düşünce üreten sosyologları tanımadan ve ilgili tarihi şimdiyle ilişkisini ve “Batı”-merkezli yaklaşımlarıyla benzerlik ve farklılıkları üzerine tartışmadan mezun olabilecekler. İyi tarafıysa, gerçekten ilgisi olan öğrencilerin dersi seçmiş olmalarından kaynaklı dersin toplam başarısının artacağı öngörüsüdür.

Bu dönem ders pazartesi saat 08:30′da başlıyor. Buna rağmen 22 öğrenci dersimize kaydolmuştur. Tabii diğer senelerden farkı derse yazılanların çoğunluğu değil azınlığı 4.sınıf öğrencisi.

Değerlendirme: Son sınıfın son döneminde bu dersle tanışmak yerine öğrencilerin daha erken dönemde bu dersi alma fırsatı ve bu dersten sonraki zamanlarda konuyu ilerletme olanakları olacak. Lakin derse gelecek dönemlerde gelecek ilginin ne kadar olacağı konusu şüphelidir. Bekleyeceğiz ve göreceğiz.

Pınar Selek

Yayınlandı: Şubat 10, 2014 ulassunata tarafından Biyografi, Feminist Sosyolog, Güncel içinde
Etiketler:,

Yıldırım Türker’in 29.11.2010 tarihli (o zaman hala radikal’deydi) “Pınar Selek meselesi siyasi” isimli yazısı. Yine bir sosyolog yine bir sürgün hikayesi. en güncel sürgünümüz. Yıldırım Türker anlatmış derdi.

http://www.radikal.com.tr/yazarlar/yildirim_turker/pinar_selek_meselesi_siyasi-1030599

Sosyolog Prof.Dr.Ayse Saktanber’den http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=420720

Sosyolog Prof.Dr.Nilüfer Göle’ye ilişkin:

http://t24.com.tr/yazar/nilufer-gole/198

http://www.zaman.com.tr/yorum_sosyoloji-gezi-ve-imtihan-meselesi_2103913.html

http://www.haber10.com/haber/383563/#.UdbKjdhaHMJ

Diğerleri:

http://sosyolojisi.com/haberler/239.html

http://www.aksam.com.tr/guncel/sosyolog-demet-lukuslu-gezi-bir-orta-sinif-laboratuvari/haber-215207

http://www.kamudan.com/gezi-parki-ve-sosyolog-atamalari-10916.html

http://yenisafak.com.tr/yazarlar/AbdullahMuradoglu/gezi-parkinin-sosyolojik-sinyalleri/37965

http://www.dengeagiri.com/haber/6782/hak-par-ankara-il-orgutunde-gezi-parki-olaylarinin-sosyolojik-boyutu-ve-yankilari-konulu-seminer.html

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/akoz/2013/06/23/gezi-parki-kucuk-bir-merdiven-sosyolojisi

 

Gezi Sosyolojisi

Yayınlandı: Temmuz 3, 2013 ulassunata tarafından Güncel, Kent Sosyolojisi, Tartışma içinde

Mezuniyetin eşiğinde Gezi Parkı Direnişi ile öğrenciliğinizin son günlerini geçirdiniz. Sözel olarak birçoğunuzla mevzuyu değerlendirmeye çalışsak da, Derrida’yı bir kenara bırakıp yazının gücüne inanan Alman ekolü tarafımla soruyorum. Eğer sosyolojiden uzağa düşmediyseniz, ağırdan ağırdan Gezi Sosyolojisi yapmıyor musunuz? Naçizane tavsiyemdir: başlayınız. Nasıl mı, hep birlikte düşünelim.

Book Review by Garth Massey, Contemporary Sociology: A Journal of Reviews July 2013 vol. 42 no. 4 630-632.
New Directions in Sociology: Essays on Theory and Methodology in the 21st Century, edited by Ieva Zake, Michael DeCesare . Jefferson, NC: McFarland and Co. Inc. Pub., 2011. 243pp. $45.00 paper. ISBN: 9780786463428.

After forty years of teaching and doing sociology, it was with great interest that I read New Directions in Sociology, a collection of essays by “new, youthful, energetic voices” providing “a blueprint for tomorrow’s sociology.” These essays on theory and methodology, edited by Ieva Zake and Michael DeCesare, are both substantive contributions and reflections on the state of the sociology today.

As has been noted often, sociology seems more obsessed than other disciplines with defining itself. What is and is not sociology? Discussions about sociology’s best practices and how well it is meeting its obligations to science, the public, and its students often turn into debates, complete with acrimonious finger pointing. This is curious and a bit misguided, though my shelves are lined with books asking, “What is sociology?”

Most sociologists come to the discipline recognizing its boundaries are wide and permeable. Being interested in many things, engaging in multiple methods, seeking insight into equally mundane and momentous phenomena—this is what attracted us to, and keeps us involved in doing, sociology. This collection affirms sociology’s continuing appeal, but also the frustrations it can generate.

The thirteen essays—seven on theory and five on research methods—are authored jointly or individually by four PhD candidates, seven assistant professors, and five associate professors. Much of the writing evidences a commitment to teaching, and several of the authors have contributed to Teaching Sociology. Sociology texts, especially introductory and research methods texts, are frequently cited, often to lament the current state of the discipline: its weaknesses, lacuna, and near-worship of advanced statistical techniques. While textbook analysis can be useful, several contributors risk equating textbook material with the discipline as a whole.

There are some intriguing and thought-provoking essays in this volume, most of them in “Part II: Methodology.” Natalia Ruiz-Junco and Salvador Vidal-Ortiz offer a first-rate survey of autoethnography that summarizes its emergence and promotes its value, especially in exploring topics fraught with identity issues that take seriously the role of emotion. Mikaila Mariel Lemonik Arthur’s survey of historical comparative methods breaks no new ground, but competently covers it in a way that makes it accessible to, and a possible research strategy for, students.

Peter Moskos’ essay on participant observation—It’s okay to be a wallflower!—is based on his own excellent fieldwork and well worth reading by novice ethnographers. The most interesting part of DeCesare’s revisitation of concept validity or the measurement problem (“our measurements remain prehistoric,” p. 152) is his involvement in the Teachers for a New Era project. A foundation-supported effort, it fizzled after millions of dollars were spent. We need to know more. Todd Schoepflin and Peter Kaufman’s first-person essay on sociology through fiction written by the “researcher” is provocative and begins to breach the permeable border of sociological narrative. It suggests more than anything else an effective way to get students excited about sociological inquiry and writing with sociological eyes.

“Part I: Theory” of this collection is less interesting. The editors’ introduction and conclusion seem intended to turn back the tide of critical, conflict, feminist, and postmodern sociology. The editors’ comments are a bit hyperbolic and simplistic, replete with mischaracterizations and overstatements criticizing what they take to be both the dominant and threatening sociological paradigms. Still, they have given several young sociologists a chance to be read.

Though intended to be forward looking, the theory essays do not neglect the past. John Stuart Mills is there, as are Dilthey, Simmel, and Norbert Elias. So too are Weber, Durkheim, and Marx, but not much. Beyond their emphasis on culture and inquiry into the subjective, one’s first impression is that their assembly is an intended refutation of sociology as a critical engagement with social injustice, asymmetrical power, and “real utopias.”

Joshua McCabe and Brian Pitt survey Friedrich Hayek and Ludwig Von Mises without explicitly enunciating the theorists’ opposition to progressive social change (or citing Hayek’s Road to Serfdom). Zake urges a reconsideration of Karl Popper, less on methodological than theoretical/political grounds. Curiously, she typifies contemporary sociology as attributing, “mystically strong powers to the abstract notions of the social” (p. 66) to the neglect of individuals and human agency—which I take to mean personal responsibility for one’s own success or failure.

Isaac Reed and Benjamin Lamb-Books provide a supportive roadmap to hermeneutics in sociology. David Boyns offers an understanding of culture that (re)inserts human agency in the postmodern analysis of culture that he believes is too often more “inspired by science fiction than by empirical experience” (p. 84). Keith Kerr’s essay shows the indelible smudge on Marx’s scholarship caused by his father’s rejection of his Jewish identity. These first five theory essays have the ring of graduate theory seminar papers both in topic and tone.

Not so the sixth and seventh essays. Patricia Snell falls short, but admirably surveys and argues for a greater role for the concept of social space. Not an easily measured variable, space to the author is both material and ideational, manifest in classical scholarship and ripe with research potential. This is undoubtedly a work in progress, and the concept of space threatens to include nearly everything. It is, however, a commendable effort to reorient sociological thinking.

Similarly, Debbie Kasper seeks to lay out an ambitious foundational theory that will redirect social inquiry by bridging many of the dualisms and divides that permeate conceptualization and theory building. Unfortunately, Kasper focuses on sociology textbooks and tends to dismiss or mischaracterize much current theoretical work that is strong and insightful. Still, I greatly admire the effort and am heartened to see the continuation of a good fight for theoretical coherence.

What I come away with from this volume, along its various paths, is not that young sociologists are doing anything surprisingly new. What resonates is the vitality and earnest search for a better way to make sense of social life. These young sociologists do not lack passion and, though often wearing youthful blinders, several are moving in interesting directions. Reading between the lines, I believe their frustration is with a discipline that stirs up such excitement in students, yet often fails to deliver clarity and understanding with the confidence students need to remain engaged with the sociological imagination.

Zimbardo Deneyi Örneklemi: Türkiye Polisi

Yayınlandı: Mayıs 11, 2013 duygukaradan tarafından Güncel, Tartışma içinde
Etiketler:

Nasıl bir “güç” kullanımıdır ki bu, daha 1 Mayıs’ın gaz bombası yaraları sarılmadan, bugün Beşiktaş taraftarına yönelik tekrardan gaz bombası kullanımdı. Havaya dahi ateş açan Yunus Polisleri, bir anda Beşiktaş Çarşısı’nın karıştırdı.

Polisin bu tutumu bana Stanford Hapishane Deneyini hatırattı. Eline herhangi bir güç geçiren kişi veya grupların bir anda nasıl kendinden geçtikleri açıkça görülüyor. Olay Çar Grubunun, her maçta oyuncuları karşılamak için toplandıkları bölgede gerçekleşmiş. Polisin dağılın ihtarı sonucu halen bölgede bulunmayı sürdüren taraftarlara gaz bombası atılmış.. İnsanların nasıl kaçıştığı ve sadece cumartesi gününü geçirmek için Beşiktaş’ta bulunanların ya da maç izlemek ve hatta İnönü Stadına veda için giden insanların neyle karşılaştıklarını düşünün..

Suç muymuş bu?
Acaba o polislerden kaçı vaktiyle Beşiktaş maçına gitmişte orada toplanıp takımlarını desteklemiş? Hiç biri herhâlde? Yoksa böyle müdahale edebilirler miydi?

Bu insanlık dışı müdahalelerin örnekleri çok sık görülüyor artık. Ama İstanbul valisi dedi ya; Gaz bombası atıyorsunuz diyorlar, ee ne atacağız zaten… Başka söze gerek yok!!

Anneler Günü ve Toplumsal Cinsiyet..

Yayınlandı: Mayıs 11, 2013 duygukaradan tarafından Güncel, Toplumsal Cinsiyet içinde
Etiketler:, , ,

Malum yarın Anneler Günü.. Her sene Mayıs’ın 2. haftasına yaklaştığımız zamanlarda Anneler Günü için çeşitli reklam kampanyaları hazırlanıyor. Ancak, bu reklamlarda enteresan olan; bu günde Anne olan kadınlar alınması için hedef gösterilen ürünlerin beyaz eşya, temizlik ürün ve cihazları olması.. Dolayısı ile bu reklamlar vasıtasıyla kadın için ailede biçilen rol açıkça sunulmaktadır. Kadın yemek yapar, o yüzden ona derin dondurucu ve fırın alın; kadın çamaşır yıkar, ona çamaşır makinesi alın; kadın evi temizler o yüzden ona elektrikli süpürge alın, kadın ütü yapar… Bu liste uzayıp gidiyor.. Neden babalar gününde bu tür reklamlara rastlanmıyor?

Aşağıda son günlerde ekranlarda dönen birkaç reklamdan örnekleri bulabilirsiniz.

-Anneler Günü için harika fikir Arzum altı bıçaklı mutfak robotu…
- Uğur Derin Dondurucu Dünya kadınlarının gözdesi… vb.

Çevre Katliamının Normalleşmiş Hali: İstanbul

Yayınlandı: Mayıs 10, 2013 baharaycaokcuoglu tarafından Çevre Sosyolojisi, Güncel, Kent Sosyolojisi, Neden, Tartışma içinde
Etiketler:, ,

İstanbul’da uzun dönemlerdir politikaların kurbanı, çevre. Yeni binaların yapılması, ‘parkların’ inşa edilmesi, AVM’lerin yapılması için yüzlerce, binlerce ağaç kesilip insanlar evlerinden ediliyor. Ekümenopolis filminde muhteşem bir şekilde işlenen de, bu trajedinin ne ile biteceği, nasıl sonuçlanacağı sorusu.

Bir türlü doymayan bu metal yığın hastası canavar, şimdi gözünü Maltepe sahiline dikmiş durumda. Aylardır, 171 futbol sahası büyüklüğünde bir alan doldurularak, denizden çalınarak sahil projesi yapılıyor. Amaç ise, Anadolu yakasının en büyük miying alanını oluşturmak için 120 hektar daha denizi küçültmek. Bunun yanında dünyanın en büyük parkı da yapılması hedeflenen. Yarışmaktan o kadar gözümüz dönmüş ki, kesilecek 2 milyon 507 bin 152 ağaç umrumuzda bile değil!

Aynı durum, Yenikapı’da da yaşanmakta. Buraya da, Avrupa yakasının en büyük miting alanı inşa edilmekte. Meydanları ve sokakları bayramlarda bile açmayan bu zihniyet için, mitinglere bir alan yaratmak ve insanların sadece bir alanda kutlamalar veya protestolar yapmasına izin vermek hiç de şaşırtıcı değil.

Olayın diğer boyutu ise, gerçekten akıl almayan bu şehrin büyümesinin nasıl sonuçlanacağı. Kalan tek temiz içme suyu kaynağını da 3. havaalanı projesi ile kirleten bu şehir ve ‘mimar/mühendis’ zihniyeti, başka şehirlerden su kaynağı getirerek tahrip gücünü gittikçe katlamakta. İstanbul’a su sağlamak için ormanlar, o köyün ve köylülerin ağaçları katledilemekte.

İşte size sorum: Bunun sonu ne olacak? İstanbul, büyümesini durdurabilecek mi? Durduramazsa eğer, bu şehir katliamları bizi öldürmeyecek mi?

“Asi Şehirler”

Yayınlandı: Mayıs 7, 2013 berildeniz tarafından Güncel, Kent Sosyolojisi, Kitap içinde
Etiketler:,

Size bugünlerde okuduğum bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Sosyolojik olarak ‘kentselleşme’yi bir sorun olarak ele alıyor ve sorunun çözümüne dair öneriler içeriyor. Ülkemizdeki güncel kentsel dönüşüm projeleri kapsamında da değerlendirilmeli. Kitabın adı “Asi Şehirler” – David Harvey tarafından yazılmış.

Buradaki ‘asi’yle şehirlerin oturanlarından, mahalle sakinlerinden bahsediliyor. Yazara göre şehirleri işgal eden, değerlerini, yeşil alanlarını yok ettiren ve belli kesimleri şehir dışına atmayı hedefleyenler; kapitalist kazanç peşinde olan ve iktidar yanlısı burjuvazi. Yıkım; aslında şehrin belli bölümlerinin dönüştürülmesine dair değil; belli mahallelerde oturan ve iktidarın kazancını köstekleyen kesimin yeni şehir alanlarından kovulmasına dair deniyor. Soylulaştırmadaki yapım sürecinin, belli bir sınıfın ötelenerek şehir merkezlerinden uzaklaştırılmasına hizmet ettiği söyleniyor. Kitapta Marx’a ve Paris Komünü’ne de referanslar verilmiş. Yazar, kentsel dönüşüm politikalarına bir ‘Şehir Hakkı’ ilkesiyle karşı çıkılması gerektiğini savunuyor. Şehirlerin kendi halkının, yaşadıkları şehirlerden tekrar hak iddia etmeleri gerekir diyor. Kentsel mücadeleye, devrime; ayrışanlar olarak isyan edip birleşerek katkıda bulunmalıyız diyor.

21. yüzyılla Belirginleşen Dinselleşme Akımı

Yayınlandı: Mayıs 6, 2013 berildeniz tarafından Din Sosyolojisi, Güncel içinde

21. yüzyılla beraber yeni odağın dini ayrımlar üzerine kurulan bir dünya görüşü üstüne olmaya başladığı görüşündeyim. Ortak İslam Ordusu kurulmasına yönelik tartışmalar, ülkeler arası oluşan yeni dostluklar ve modern şiddetin dinle meşrulaştırılması gibi uygulamalar buna örnek verilebilir. Politikada dinin odak noktası olması yalnızca ülkemizde rastlanan bir durum değil. Dinin ülkelerin dış politikasındaki belirleyiciliği, dünya devi bir ülke olan ABD’nin Müslüman devletleri dışlayıcı tutumunda da gözlemlenebilir.

Bakıldığında, toplumların dinselliğe yöneldiğini söyleyebiliriz. Bu da dinsel aşırılıkları beraberinde getiriyor. Din artık globalleşme sürecinde değer yitirilmemesi için keskin önlemlerle korunmaya çalışılan bir forma girdi. Gidişat yalnızca sıkı İslami politikalara yönelme ihtimali olan ülkemiz için değil, dünya genelindeki yönelimlerde de korkutucu görünüyor. İslamiyet’in evrensel boyutta yayılıyor olması da dünyayı yöneten Hıristiyan kapitalist gücü rahatsız eden ayrı bir etken. Dinin uluslar arası boyutta önemi oldukça fazla. Modernleşmenin getirdiği özgürlüğün bir yerlerde sınırlanması gereğini düşünenler ve kapitalist çıkarlarını korumak isteyenler de dini araç olarak kullanmaktan çekinmiyorlar. Bildiğimiz gibi Protestan etiği gibi İslam etiği de kapitalist sistemle iç içe uyumlu bir şekilde çalışmaya elverişli. Başka bir deyişle ne kadar çok inanç; o kadar uyumlu bir toplum, o kadar kapital kazanç.

Fikirlerimi destekleyici nitelikteki kapsamlı yazıyı da buradan okuyabilirsiniz: http://www.21yyte.org/arastirma/teostrateji-arastirmalari-merkezi/2012/11/19/6807/21-yuzyilda-dinlerin-bunalimi

“Annemi Öldürdüm Ne Yapmalıyım”

Yayınlandı: Mayıs 6, 2013 enesozer tarafından Güncel, Neden içinde
Etiketler:, ,

Bu soru okuduğum bir haberin başlıı. Evet doğru, ABD’nin Iowa eyaletinde yaşayan 41 yaşındaki William Crooks, 13 yaşındaki oğlu Noah’ın attığı ‘Annemi öldürdüm, neden yaptım bilmiyorum’ diyen mesajı şaka zannetti. Ve oğluna “bahçeye at gelinde hallederiz” diye  cevap attı. Tabiki baba bu durumu bir şaka zannetmiş. Sonra çocuk 911′i arayıp durumu anlatmış;” Annemi öldürdüm. Korkuyorum. Onu 22 kalibrelik silahımla vurdum.” dedi. Olay annesinin dersleri kötü olan çocuğuna bildisayar oyunu oynatmama cezasından dolayı çıkan tartışma sonucu oluyor. Ve aslında daha vahim olay ortaya çıkıyor. 13 yaşındaki Noah olay sonrasında annesine tecavüz etmeye çalışmış. Ve mahkemede “Neden yaptım bilmiyorum. Deli gibi hissediyorum ama deli olmadığımı biliyorum. Ona tecavüz etmeye çalıştım. Kim öz annesine tecavüz etmeye kalkar. Hayatımı mahvettim” dediği öğrenilmiş. Cinayet aleti silah Noah’a 11 yaşında babası tarafından hediye edilmiş.

Bu olay ve Dünyada ve Türkiye’de olan birçok benzer olay insanlığın ne reye gittiği gibi soruları ortaya çıkarıyor. Bir tarafata bebğini öldüren ebeveynler, bir tarafta ırkçılık ile birçok çocuğu ve hocayı okulda katleden öğrenciler ve bir tarafta annesini öldüren çocuklar.

Peki burada suçlu kim. İlerleyen ve gelişen teknoloji ile azalan değerler mi? Toplumun içinde yüzyıllardır varolan ve belkide yok olan değerlerden mi bunlar oluyor ya da yeni ortaya çıkan değerler ve hayat şekilleri mi? Televizyon, internet ve benzeri ürünlerin ortaya çocuklardaki etkisi buna cevap olabilir mi? ya da sadece 11 yaşındaki oğluna 22 kalibrelik silah alan bab mı suçlu?

Karar sizin…

http://fotogaleri.haberler.com/baba-ben-annemi-oldurdum/resim-6/

Kürtaj Haktır Karar Kadınların Platformu’ndan kadınlar bugün Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi önünde toplanarak fiili olarak kürtaj yasağının yaygınlaşmasını ve doğum kontrol yöntemlerine erişimin zorlaşmasını protesto etti.

Bir süredir 10 haftaya kadar kürtaj hak olduğu halde, bazı hastaneler bunu 8 hafta ile sınırlamakta, bazıları ise keyfi olarak randevuları iptal etmekte. Taksim Hastanesi ise, keyfi olarak kürtaj başvurularını geri çeviren hastanelerden biri. 

Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) sağlık hizmetleri içinde kürtajın parası karşılanmaması büyük bir sorun. Kamu hastanelerinde kürtaj yaptıramayan kadınlar, fahiş paralar ödemek ve sağlıksız koşullarda kürtaj olmak zorunda kalıyor.

Bir yandan da isteğe bağlı kürtajda evli kadınlarda ‘koca izni’ şartı aranması, bekâr kadınların fişlenme endişesiyle kamu hastanelerine başvurmasını zorlaştırıyor. Gebe İzleme Projesi (GEBLİZ) uygulamasının varlığı kürtajı daha da zorlaştırmakta, ve kadınlara endişe verici bir araç haline gelmektedir.

Evlilik öncesi/dışı cinselliği yasaklayan ve engelleyen bu zihniyet ve ölümlere sebep olması, kadınların bedeni üzerinden yürütülen politikaların ne denli tehlikeli sonuçları olabileceğini göstermekte. 

Türkiye Şişmanlıyor..

Yayınlandı: Mayıs 2, 2013 duygukaradan tarafından Güncel içinde
Etiketler:, , ,

TUİK Raporlarına göre Türkiye’de 15 yaş üstü nüfusa baklıdığında, %17.2 oranında obezite görülüyor ve bu nüfusun %34.8′i ise fazla kilolu..

Bence bu durumu sosyo-ekonomik durum çerçeveside, değişen çalışma koşul ve şartları altında ele almak lazım. Ayrıca bu konu ile ilintili “fast-food” tüketiminin yaygınlaşması, hem çeşitli fiyat aralıklarında ürünlerin bulunabilmesi, hem de çok fazla zaman kaybı yaratmadan yemek yenebilme imkanının tanınması konusundaki önemi göz ardı edilmemeli. Dolayısı ile kapitalist sistemin de bu durum ile olan ilişkisine bakmak lazım bence..

http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=13490

Haklı Göstermek Çok Kolay!

Yayınlandı: Mayıs 2, 2013 duygukaradan tarafından Güncel, Tartışma içinde
Etiketler:, ,

Legalize ediş bence önemle ele alınması gereken bir durum. Özellikle insan haklarını ihlal eden durumlarda bir çeşit kılfı bulma eylemi olarak da nitelendirilebilir bu. Birine işkence ederken, olağan üstü bir durumda yasal olmayan bir hal içerisinde yapıla sorgulamalar, orantısız şiddet kullanmak vs. zaman zaman milli güvenliği korumak, zaman zaman suçlu sanılan kişileri ele geçirmek, zaman zaman da ugulanan şiddeti “normal” ve gerekligöstermek için başvurulan bir tutum.

Bunun bir örneğini de İstanbul Valisi’nin açıklamaları üzerinden gözlemledik bence.. Hemen marjinal etiketlemesi geldi.. Sesini çıkaran, isteklerini takep eden kişiler, ya da sadece fikirlerini beyen eden insanlar; eğer ki iktidarın karşıt görüşünde bir paylaşımda bulunuyorlarsa hemen haklı çıkartma yönünde harekete geçiliyor.

Dolayısı ile tepki verirseniz, konuşursanız; siz dert etmeyin bir şeyler kılıfına uydurulabilir ve siz de suçlu çıkabilirsiniz. Bu bir sindirme politikasıdır benimiçin..

Bir Günlük sıkı yönetim!! Bir Günlük mü?

Yayınlandı: Mayıs 1, 2013 duygukaradan tarafından Güncel, Tartışma içinde
Etiketler:, ,

1 Mayıs’ı bayram olarak bilenlerden misiniz.. Yok yanlış biliyorsunuz, en azından bugün yanlış bildiğimizi tekrar hissettirdiler. Bugün sıkı yönetim örneğini görenler, deneyimleyenler var. Yani ne denir bilmiyorum ama özellikle Beşiktaş ve Mecidiyeköy’deki insanlık dışı müdahale insanı tekrar tekrar düşünmeye itiyor. Bazı yorumlar vardı televizyonda; Dünya’ya hiç iyi bir resim çizilmedi diye.. Bırakın dünyayı, Türkiye’yi; insanlık adına, insan hakları adına korkunç bir durum var.

Türkiyedeki eylem yapma, potesto yapma, sesini çıkarma kültürüne tekrar bakmak lazım bence. Yani genel çerçevede baktığımızda birçok ülkede örnekleri varken, Türkiye’de protesto yapma kültürünün örnekleri çok da görülmüyor. Neden, çünkü sesinizi duyurmaya kalktığınızda size uygulanacak müdahale bu, hemen anarşist olursunuz ya.. Dolayısı ile en güvenli yerde dört duvar arasında evlerinizde oturun. Aman ha sesinizi çıkarmayın, yoksa kısmasını bilirler!!

Sıra hosteslerde…

Yayınlandı: Nisan 30, 2013 duygukaradan tarafından Güncel, Tartışma içinde
Etiketler:

Yeni düzenlemeler gereği, THY kadın kabin görevlileri kırmızı ruj (ayrıca bordo ve pembe de dahil olmak üzere), abartılı görünüm, doğal hali bozulmuş kaş, dövme yapılmış kaş, postiş ve takma kirpik gibi kullanımlar yasaklanmış. Bu tanımlamalarda ayrıca “frapan” kullanımı geçiyor.. Basında çıkan haberler doğrultusunda THY’nin yaptığı açıklama ise; “Yolculardan da gelen tepkiler”, görünümde sadeliğe gitmek, görsel bütünlüğü sağlamak, kırmızı rujun dişlerde bıraktı kötü görünüm ve konu ile ilgili yapılan diğer bir söylem ise bazı yolcuların kırmızı rujdan tahrik olduğu imiş.. Bir önceki düzenlemede kızıl ve platin sarısı saç kullanımı ile ilgili yasaklar gelmişken, işte sonunda bunlara kırmızı rujda eklendi.. THY kendi açıklamalarında tabi ki “tahrik” konusuna değinmemiş ve bunun abartılı bir eleştiri olduğu ve çarptırıldığını beyan etmiş. Ancak merakımı mazur görün, 1933 yılından beri hizmet veren THY’nin aklına bugün mü gelmiş görsel bütünlüğü sağlamak.. Ben bu müdahaleyi, sadece THY kadın kabin görevlileri çerçevesinde anlamıyorum, bence daha geniş çerçeveli bir durum var.. Bu yüzden de gerek saç renginden, gerekse kırmızı rujdan tahrik olan kişiler varsa eğer, öncelikle geçmiş olsun dileklerimi iletmek isterim, zira içerisinde bulundukları durum içler acısı..

Oldu olucak Sokağa Çıkma Yasağı yapsaydınız!!

Yayınlandı: Nisan 30, 2013 duygukaradan tarafından Güncel, Tartışma içinde
Etiketler:

Malum yarın 1 Mayıs ama enteresan şeyler olmaya devam ediyor. Öncelikle, Taksim’ki kutlamalara izin verilmedi, ardından toplu taşıma seferleri iptan edildi.. Neymiş efendim 1 Mayıs bu koşularda sağlıklı bir şekilde geçirilemeyecek gözüküyormuş.. Birde sevgili Tayyip Erdoğan; biz Türkiye’nin İktidar Partisi olarak Kazlıçeşme’de miting yapıyoruz da, onlar neden yapmıyormuş diyor. Açıkça yarın insanlar biraraya gelmesi diye toplu taşımalar iptal edildi. Bırakın 1 Mayıs’ı, yarın zorunlu bir ihtiyacı olan ne yapacak? Ama yok cezamızı çekicez, emir büyük yerden.. Yani oldu olucak, sokağa çıkma yasağı ilan edilseydi, kaldı ki pek de bir farkı olmadı ama.. Sevgili diktatörümüz evinizde oturun dedi, emriniz başımız üstüne demek isterdim ama üzgünüm EMİRLERİNİZE uymayacağım..

Avrupa Birliği’nce Hazırlanan Videoya Eleştirel Bakış

Yayınlandı: Nisan 28, 2013 berildeniz tarafından Güncel, Neden, Tartışma içinde
Etiketler:, , ,

Avrupa Birliği’nce oyların artırarak birliğin genişlemesini amaçlayan bir reklam videosu mart ayı başında gösterilmeye başlanmış. Videoyu bu linkten izleyebilirsiniz: http://www.youtube.com/watch?v=5SYwV9034kM&feature=share.

Video boyunca, beyaz bir kadın ve beyaz olmayan üç kişi var. Beyaz kadın, sarı bir tulum giymiş ve AB’nin yıldızlarını temsil ediyor. Kültürel kıyafetlerdeki stereotipik Hintli, Afrikan-Amerikan ve Çinli kişilerden oluşan bir grup sırayla ellerindeki silahlarla beyaz kadına saldırgan davranışlarda bulunuyorlar. Sonunda, kadın ellerini destek çağırırmışçasına iki yana açıyor ve kadınlar çoğalıyor, aynı kadından 12 tane oluyor. 12 kadın, AB’nin sarı yıldızlarını temsil ederek, 3 AB dışı kişiyi bir çember oluşturarak içlerine alıyorlar. Kadınlar birbirlerine yardım ederek oluşturdukları çemberde el ele tutuştuklarında, ortalarındaki 3 kişi bir anda kayboluyor. Uluslararası düzlemde de ırkçılıkla suçlanan ve kaldırılması talep edildikten sonra bitirilen viral reklam kampanyasına dair eleştiri yazısını İngilizce olarak şu linkten okuyabilirsiniz: http://www.guardian.co.uk/world/2012/mar/06/european-commission-criticised-racist-ad. Reklamda kullanılan imgeler dışlayıcı, ötekileştirici, ayrımcı olmaktan öteye gidemiyor. AB’ye destek ve üyeliğe çağıran reklam oldukça provoke edici olmuş bence. Diğer kültürleri, Avrupa dışı politik ve kültürel kimlikleri düşman kabul eden bir imaj var. Yok edilmesi gereken tehditler gibi gösterilmiş farklı kimlikli ülkeler. B’nin özündeki birliktelik ve farklılık mottosunun içi de boşaltılıyor bir bakıma. Ayrıca AB’yi temsil edenin beyaz bir erkek değil de kadın olması da; birliğin, ironik olarak, eşitlikçi imajını göstermeye çalışan bir hamle.

AB Komisyonu’nun Genişleme Kolu Başkanı’ndan gelen açıklamaysa haberde yazıldığı üzere şöyle: “Videodaki 3 adam, dövüş sanatlarını en iyi temsil eden karakterler. Yeteneklerini göstermeleriyle başlayan video, AB’ye ortak saygılarını göstermeleriyle son buluyor. Bu da birliktelik ve barışı simgeliyor.” Videonun kesinlikle ırkçı düzlemde yapılmadığını söylüyor, öyle ele alarak gücenen seyircilerden özür diliyor.

Hesabı size bırakıyorum; böylesine keskin ayrımlarla kültürel farklılıklara karşıtlık oluşturduğunu ifade getiren videodan ne kadar barış ve eşitlik mesajı alınabilir?

SOMDER Sosyoloji Seminerleri

Yayınlandı: Nisan 25, 2013 baharaycaokcuoglu tarafından Dergi, Ekol/Ekolleşme, Güncel, Konferans/Kongre, Tartışma içinde
Etiketler:, ,

Kısa adı SOMDER olan Sosyoloji Mezunları Derneği, sosyoloji mezunlarının bir araya gelerek 25 Aralık 2007 tarihinde İstanbul’da kurduğu bir sivil toplum örgütüdür. Mimar Sinan Üniversitesi mezun öğrencileri tarafından kurulmuş, ekolü devam ettiren bir dernektir. Sosyoloji mezunlarının anayasal, demokratik, mesleki haklarını korumayı ve kendi aralarında dayanışmasını geliştirmeyi hedeflemektedir.

Sosyoloji seminerlerinin 6’ncısı 27 Nisan’da Mimarlar Odası’nın Karaköy’deki binasının konferans salonunda düzenlenecek. Seminerin konusu Hapishaneler olacak. Seminer programı şöyle:

http://www.sosyolojimezunlari.org/duyuru-92

Seminerlerin farklı bakış açılarından akademisyen ve öğrencilerle tanışma, fikir tartışmalarında bulunma ortamları da sağladığını unutmamakta fayda var. Bu yüzden aktif katılımcı olarak katılınan seminerler, üniversitede görülen pek çok dersten aslında daha öğretici hale geliyor. 

İlgisini çekenlere duyurulur…

 

 

Türkiye Raporu

Yayınlandı: Nisan 24, 2013 bigegursoy tarafından Güncel, Tartışma içinde
Etiketler:, , ,
Avrupa ve ABD’den 2012′ye ait Türkiye’de İnsan Hakları raporunu sizlerle kısaca paylaşmak istedim. İsteyen kişilere hepsini mail atabilirim, bana da mail olarak ulaştı.
ABD Dışişleri Bakanlığı İnsan Hakları Raporu Türkiye’deki İnsan Hakları İhlalleri Hakkında Sert Eleştiriler Getiriyor
ABD Dışişleri Bakanlığı 2012 İnsan Hakları raporu yayınlandı. Rapor Hillary Clinton’ın dışişleri bakanlığı döneminde de insan hakları ihlallerine yönelik eleştirileri nedeniyle hükümetin tepkisini çekmiş ancak Clinton tarafından siyasi ilişkilerden bağımsız olarak hazırlanan bir rapor olduğu ve insan hakları vurgusu ile karşılık bulmuştu.
- Raporda, keyfi tutuklamaların olduğu, ön duruşma öncesinde uzun tutukluk sürelerinin görüldüğü, davaların uzadığı belirtilerek, hakimlerle savcılar arasındaki yakın bağlantının, uygunsuzluk ve taraflılık görüntüsü çizdiği değerlendirmesi yapılıyor.
Gazetecilerin, akademisyenlerin, yazarların ve kişilerin, haklarında soruşturma ya da dava açılması korkusuyla devleti veya hükümeti eleştirmekten çekinmesi sonucu otosansürün yaygın olduğunun bildirildiğine değinilen raporda siyasi liderlerin, kendilerini eleştirenlere hakaret davaları açtıkları, “böcekle” gizli dinleme ve telefonların dinlenmesinin sık görüldüğü iddialarının işyerlerinde ve evlerde otosansüre özendirdiği ve ifade özgürlüğünü kısıtladığı değerlendirmesinde bulunuldu.
- Raporda hükümetin savunmasız toplulukları toplum içindeki baskılardan, ayrımcılıktan ve şiddetten yeterince korumadığını: kadınlar, çocuklar, eşcinseller (LGBT).
- Reformlara rağmen kadına karşı şiddet (namus cinayeti) ciddi bir sorun olmaya devam ediyor.
- Yeni aile içi şiddet yasasıyla gelişme kaydedildiği ancak töre cinayeti dahil olmak üzere kadına karşı şiddetin hala önemli bir sorun teşkil ettiği, çocuk gelinler sorununun sürdüğüne işaret edildi.
TÜSİAD Raporuna göre Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye raporu:
-Vize serbestisi hedefi doğrultusunda Türkiye Geri Kabul Anlaşması’nı imzalayarak uygulamaya koymalıdır.
-Yargı reformu Türkiye’nin demokratikleşme süreci için büyük önem taşımaktadır.
-İnsan hakları savunucularına yeterli koruma sağlanması önem taşımaktadır. 15 yıl süren Pınar Selek davasında üç beraat kararını ardından 24 Ocak 2013’te meübbet hapis kararının çıkması, Türkiye’nin yargı sistemindeki eksikliklere bir örnektir.
- Avukatların, gazetecilerin, muhalefete mensup milletvekillerinin davaların ve gözaltı sürelerinin uzun sürmesi yasal siyasi faaliyetlere engel teşkil etmektedir.
-Avrupa Parlamentosu’nda kurulacak bir görev gücü ile Türkiye’deki gazetecilere açılmış davaların duruşmaları ve yargı reformu süreci yakından takip edilecektir.
-Medyanın büyük bir bölümü başka faaliyet alanları da bulunan büyük işletmelere ve holdinglere aittir.
-AB’nin 2020 Stratejisi’ne göre AB’de kadın istihdamının %75’e çıkarılması hedeflenirken Türkiye’nin 2023 istihdam hedefinde bu hedef %35’tir.
-Okullarda kullanılan kitap gibi tüm araç ve gereçlerin etnik ve dini ayrımcılık içermemesi için özel bir önem verilmelidir.

Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan

Köşe yazısına gelmeden önce Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan kimdir bir bakalım;

“1965 yılında İstanbul’da doğdu. TED Ankara Koleji’nin ardından Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldu. Yüksek lisans ve doktorasını İstanbul Üniversitesi’nde tamamladı ve 1995 yılında İskoçya’da bulunan St. Andrews Üniversitesi’nde Uluslararası Güvenlik Okulu’nu bitirdi. 1998’de doçent, 2003’te de profesör oldu. Yayınlanmış çok sayıda ulusal ve uluslararası makalesi ve 8 kitabı bulunmaktadır. Kitapları arasında Geleceğin Haritası, Uluslararası İlişkiler Düşüncesi, Dil İnsanı Konuşur ve Tarihin Sonundan Barışın Sonuna’yı sayabiliriz.

Deniz Ülke Arıboğan’ın İstanbul Üniversitesi’nde başlayan akademik kariyeri İstanbul Bilgi Üniversitesi ve Bahçeşehir Üniversite’lerinde devam etti. 2007-2010 yılları arasında Bahçeşehir Üniversitesi Rektörü olarak görev yapan Prof.Dr.Deniz Ülke Arıboğan Temmuz 2010’dan bu yana İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Mütevelli Heyeti Üyesi olarak görev yapmakta ve akademik çalışmalarını sürdürmekte, Akşam Gazetesi’nde de köşe yazıları yazmaktadır.”

http://www.denizulkearibogan.net/haberler/guncel-turkce-ve-ingilizce-kisa-ozgecmis/

Bildiğiniz üzere kendisi akil insanlar Marmara Bölgesi Heyet Başkanlığını yapmaktadır. “Çözüm Sürecinden Notlar” adlı köşe yazısında akil insanların toplumda yarattığı etkiyi ve siyasi partilere karşı gözlemlerini kaleme almış.

” ‘Akil insanlar’ heyeti toplumda biriken öfke ve gerilimin bütün yükünü omuzlamış durumda.”

“Kısaca şunu belirteyim ki, protestoların hiçbiri şok değil, zira önceden biliniyor. İşçi Partisi’nin tüm örgütü protestolar kanalıyla kendilerini topluma hatırlatabilme ve reklam yapabilme fırsatını gayet güzel kullanıyor. Bence 15-20 kişiyle medyada bu kadar ses getirebilme stratejileri de son derece başarılı. Kutluyorum kendilerini.”

“MHP çizgisi sanıldığı kadar sokaklarda değil, zaten sokağa çıksalar protestolar çok daha kalabalık olur. Onlar toplantılara katılıp kâğıda yazdıkları metinlerini akillere okuyarak ve bolca hakaret ederek rahatlıyorlar. Sanırım memleketi akillerin böleceğine epeyce inanmış durumdalar ya da siyasetçilerin kendi aralarında birbirlerine sarf edemediği sözleri akillere yöneltmeyi tercih ediyorlar…”

CHP’liler sessiz ve endişeli kalabalığı oluşturuyor. Süreci özünde destekliyor ama medenice kaygılarını dile getiriyorlar. Aslında bu anlamda AKP tabanıyla çok farklı bir görünümleri yok. Benzer kaygıları paylaşıyorlar. CHP tabanında barış sürecinden ziyade bir sonraki aşamada anayasa sürecine yönelik endişeler daha yoğun.”

BDP’liler süreci en fazla destekleyen ama bir yandan da talepleri en yüksek kesim.En büyük sorunları taleplerini dengeli tutma zorluğu. Öcalan’ın sivil hayat üzerinde silahlı ortamdan çok daha etkin olduğu gözleniyor. Dikkatli ama gerginler.”

http://www.denizulkearibogan.net/haberler/kose-yazisi-cozum-surecinden-notlar/

Avrupa Parlamentosu’nun hazırladığı 2012 Türkiye İlerleme Raporu parlamentoda 451 oyla kabul edildi. Toplamda 61 ayrı konuya değinilen raporda ele alınan konulardan biri de Pınar Selek davası oldu.
Raporun 10. maddesinde Pınar Selek davası ile ilgili olarak; “Avrupa Parlamentosu insan hakları savunucuları için etkin bir koruma sunulmasının öneminin altını çizer; yaklaşık 15 yıl süren ve üç beraat kararına rağmen, İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 24 Ocak 2013 tarihinde ömür boyu hapis cezası ile sonuçlanan Pınar Selek davasına özel dikkat çekerek, bu davanın Türkiye’nin adalet sistemindeki eksikliklerin bir örneğini oluşturduğu görüşündedir” ifadelerine yer verildi.

Filmlerdeki sansür uygulamaları..

Yayınlandı: Nisan 22, 2013 duygukaradan tarafından Güncel, Tartışma içinde
Etiketler:

Geçenlerde televizyonda bir film yayınlandı “Monster-in-love” adında.. 2005 yapımı olan romanti komedi Robert Luketic tarafından çekilmiş.. Filmler televizyonda yayınlandığında malumunuz çeşitli sansür uygulamaları ile karşılaşıyoruz, içki dolaplarının sansürlenmesi, sigaraların gösterilmemesi ya da elinde şarap kadehi olan kişilerin dublaj sorası meyve suyu içiyorum demesi gibi.. Bunlara ek olarak çeşitli söylemeler sansürleniyor, küfür kullanımı gibi. Bu kısıtlamalar; ya ekrandaki görüntüler üzerinden çeşitli uygulamalar ya da çeşitli montajlama sitemleri ile o bölümün silinip aradaki bağlantının bazen inanın çok kötü şekilde yapılması ile oluyor. Bahsettiğim filmin ilk 30-35 dakikasında tam 17 sansürleme işlemi yapıldı. Filmi daha önce birkaç kez izlediğim için nerelerde kesilmeler yapıldığını gözlemleyebildim. Aşağıda kesilen ya da sansürlenen sahnelerdeki diyaloglardan bazılarını paylaşmak istiyorum sizinle:

-… sen beni tamamlıyorsun…
-…seks…
-…karides hayaları (3 kez sansürlendi)…
-…hangisi altta hangi üstte bilinmez…
-…cinsel tercih…
-…cinsel organ…
-…lezbiyen ilişki…
-…lezbiyen…
-…ereksiyon…

Bu liste böyle uzayıp devam ediyor.Bakıldığında sansür odaklarının cinsellik üzerine odaklandığını açık.. Ancak kesinlikle anlayamadığım şey “gay” kelimesi filmde sıkça kullanılıp sansürlenmezken, “lezbiyen” kelimesi sansürlenmiş.

Sansürle; yapılan işe saygının yerlebir edildiğini düşünen biri olarak, buradaki iki söylem arasındaki tercihi nasıl yapmışlar inanın merak ettim.

Pınar İçin Adalet!

Yayınlandı: Nisan 20, 2013 baharaycaokcuoglu tarafından Güncel, Konferans/Kongre, Tartışma içinde
Etiketler:, , ,

Bu ülkede, üç kez beraat ettiği Mısır Çarşısı davasından mahkeme heyetinin kararıyla 24 Ocak 2013 tarihinde ağırlaştırılmış müebbet cezasına mahkum edildi Pınar Selek. Adalet, Türkiye’de eşine rastlanılmadık bir kararla yok oldu. Selek’in önemli bir sosyolog ve yazar olarak girdiği mücadele, Türkiye’de ve uluslararası platformlarda büyük destek gördü, ses getirdi. Bugün ise bir sempozyum ile Selek’e yapılan bu haksızlığa karşı kenetlenilmekte, sahip çıkılmakta ve bu vesile ile beraatinin geri istenildiği duyurulmakta. Adalet ve demokrasi için yapılan bu organizayona katılım, varlığımızla mücadeleye bire bir destek verebileceğimiz bir fırsat.

Sempozyum Programı:

Image

 

Hiç bir şey için geç değil…

Tuvalet Kapıları ve Sembolleri ile Kadın ve Erkek

Yayınlandı: Nisan 18, 2013 enesozer tarafından Bilinmeyen, Güncel içinde
Etiketler:

Hepimizin bildiği üzere günlük hayatta, karşılaştığımız birçok kadın ve erkek ile ilgili obje, sembol ve işaret bulunmaktadır Bunların hemen hepsi toplumun kadın ve erkek üzerine düşünceleri sonucu ortaya çıkmıştır. Kadına ve Erkeğe verilen öneme göre bu şekiller değişir. Tabikide bu verilen değer ve önemin yanında toplum ve lokasyon çok önemlidir. Yani bir toplumun kadın ve erkeğe verdiği tutum, değer ve önem bi başka toplumda çok daha farklılaşabilir. Bunları kültür ekseni ile de açıklayabiliriz. Kültür toplumları etkileyen bir sosyal enstitüdür. Bu nedenle kültür toplumu ve toplumun içerenlerini etkiler. Ve insanlar bu eksende belli sosyal yapılar içinde yaşar. Ancak ilerleyen zamanla bu yapılar etkileşimler ile değişmektedir.

İşte size şimdi yukarıda anlattığım şeylerin hepsini tuvalet sembolleri ile anlatmaya çalışacağım. Sizlere bir haber paylaşacağım. Bu haberde birbirinden farklı Kadın ve Erkek tuvaleti sembol ve işaretleri var. Sadece bu resim ve semboler ile harika bir çalışma ve analiz yapılabilir. Ayrıca bu işaretler kadın ve erkek arasındaki cinsel farklılıklar üzerine kurulmuş bir yapı. Çünkü tuvalet bu ayrımı en belirleyici yerdir. Kadın ve erkek için özel yapılmış ya da aitlik veren tuvaletlerin ayrımı aslında buc insel farklılığıda çok bariz göstermektedir. İşte o sıradışı tuvalet resimleri.

http://fotogaleri.haberler.com/en-yaratici-bay-ve-bayan-tuvalet-kapilari/

Görsel

Ayrıca haberde bay-bayan tuvalet kapıları yzıyor buda ayrıca tartışılailecek bir konu olabilir.

“Şefaat Dilekçesi”

Yayınlandı: Nisan 17, 2013 gizemkoksal tarafından Güncel, Tartışma içinde
Etiketler:

Kutlu Doğum Haftası sebebiyle yapılan bir başka ve bir o kadar da değişik bir uygulama da (ya da dayatma da) Fem dershanelerinden geliyor. Lise çağındaki gençlere “Şefaat Dilekçesi” dağıtılıyor ve kendilerinden dilekçede yazılanların yapılması bekleniyor. Başarıyla tamamlayanların da sonunda ödüllendirileceği söyleniyor. Tabii ki bu dilekçeyi kendilerinin görüşlerine yakın olan gençleri hedef kitlesi seçiyorlar fakat diğer görüştekileri de kendilerine çekmek için “beyin yıkama” diye tabir ettiğimiz yönteme başvuruyorlar.

İşte size “Şefaat Dilekçesi”. Ayrıca Salavat-Şerif çektikçe sol tarafta gördüğünüz güller boyanıyor. Diğer bir taraftan seçilen Hadis-i Şeriflerden özellikle sonuncusu oldukça dikkat çekicidir : “Kişi dostunun dini üzeredir.Öyleyse her biriniz kiminle dostluk edeceğine dikkat etsin.”.

IMG_2160

 

 

“Okullarda Barış Kültürü Dersi Olsun”

Yayınlandı: Mart 21, 2013 gizemkoksal tarafından Güncel içinde
Etiketler:

“Barış Kültürü ve Eğitimi Çalıştayı” 21. Yüzyıl Eğitim ve Kültür Vakfı, Boğaziçi Üniversitesi Barış Eğitimi Uygulama ve Araştırma Merkezi ve Hümanist Büro’nun işbirliğiyle ortaya çıkmış ve Barış Kültürü ve Eğitimi Çalıştayı kitabında barış kültürünün erken yaşta kazanılması gerektiğinden ilk ve ortaöğretimde “barış kültürü ve eğitimi”nin seçmeli ders olarak yer alması öneriliyor.

Geç bile kalındı. Kendinden olmayana karşı beslenen nefret duygusunun hat safhalarda kazandırıldığı, o şekilde büyütülen yetiştirilen nesiller eğitilmeli ve barış kültürünün nesillerden nesillere aktarılması sağlanmalıdır. Bir çoğumuz, ilkokul ya da ortaokulda sadece beyinleri doldurmak, bence tamamen amaçsız bir şekilde verilen Milli Güvenlik gibi gereksiz bir dersi almıştır. O dersten aklımda kalan bir konu vardı. (Bu arada, Albay rütbeli bir asker dersi veriyordu.) Bizlere Türkiye’nin komşularının, Türkiye topraklarındaki süregelen emellerini ve bu emelleri gerçekleşene kadar da bizimle savaşacaklarını ve bizim de kanımızı son damlasına kadar bu uğurda feda etmemiz gerektiğini anlatmıştı. Savaş mı , kan mı, feda mı dedi (!)?  O ders ve o açıklamalar ne gözümden ne de beynimden silindi. Amaç ve aşılanmak istenen neydi? Diğer milletlere karşı düşman olarak yetiştirilmek mi, kendini vatanını canın pahasına korumak mı, gelecek nesilleri nefret söylemleriyle beslemek mi?  Buna ek olarak, Din Kültürü ve Ahlak dersinde beyinlerimize zoraki bir şekilde kazılmaya çalışılan düşüncelerden bahsetmek bile istemiyorum.

Barış Kültürü ve Eğitimi Çalıştayı’nı dikkatlice hazırlandığını varsayarak böyle bir çalışmanın geç bile kalındığı düşüncesindeyim. Barış kültürüyle beslenmiş gelecek nesillerin farklı kültürlere, farklı dinlere, farklı milletlere, farklı düşüncelere kendinden “farklı” bakmayacağı ve düşmanlık beslemeyeceği kanısındayım yeter ki bu çalışma en ince ve en hassas detayına kadar düzgünce işlesin.

http://www.bianet.org/bianet/egitim/145263-okullarda-baris-kulturu-dersi-olsun

http://www.youtube.com/watch?v=PtYE9al4ans

 

“Benim Çocuğum”

Yayınlandı: Mart 20, 2013 berildeniz tarafından Güncel içinde
Etiketler:, ,

“Benim Çocuğum” adlı, !f Uluslarası Bağımsız Filmler Festivali’nde ilk kez gösterilen, belgeselin 25 mart’ta Boğaziçi Ünv.’nde gösterileceğine dair bir haber okudum (http://www.haberturk.com/kultur-sanat/haber/829082-bogazicinde-benim-cocugum-tartisilacak). Boğaziçili bir öğretim üyesinin hazırladığı belgesel, trans çocukları olan ebeveynlerin hayat hikayelerine yer vermiş. Belgeselin galasına katılan CHP milletvekili, öneminin altını çizerek, filmi mecliste göstermek istediğini söylemiş. Milletvekiline katılıyor ve bu cinsel yönelim farkındalığını yayma fikrinin ve bireylerin hukuki temsilinin oldukça gerekli olduğuna inanıyorum. Tabi ki ne kadar aksiyona geçirileceği bir muamma.

LBGT çocukların kendilerini farklı cinsiyette hissettiklerini söylediklerinde ailelerinden alabilecekleri olası negatif tepkileri hepimiz tahmin edebiliyoruzdur. Belgeselin izlenmesinin; gerçek hayat hikayelerinden oluşması ve keskin önyargılar yüzünden taciz ve cinayet tehdidiyle yaşamak zorunda olan bireylerin yaşamını yansıtması açısından; oldukça gerekli olduğunu düşünüyorum. İzleme fırsatını bulamamış olsam da, okuduğum kadarıyla içeriği açısından yadsınamaz bir öneme sahip. Belgeselin adının “Benim Çocuğum” olması da, insanı empatiye yöneltiyor. Haberi okuduğumda, ileride çocuğum gey olduğunu söylese ilk tepkim ne olurdu diye sordum kendime. Siz kendinize sorduğunuzda nasıl bir cevap alıyorsunuz? Ben, bir birey olarak kendini hayatı boyunca ne kadar zor temsil edeceğini; her şeyden önce ona trans kimliğiyle, belki de bir ucube gözüyle bakacak kişilerin sayıca çok olacağını düşündüm ve içim burkuldu. İlk tepkim kendimi engelleyemeden suratımı asmak ve onun için üzülmek olurdu büyük ihtimalle.

Toplumsal önyargı ve baskının bir nebze azalabilmesi için de, filmin mecliste gösteriminin LBGT bireylerin temsili için büyük bir adım olabileceğini düşünüyorum. Varlıklarının kabullenilmesi ve haklarının gözetilmesi gereğine inanıyorum. Yine de ülkemizdeki siyasi tutum düşünüldüğünde, çoğunluktaki muhafazakar kesimin belgeselden bir hayli rahatsız olabileceği de bir gerçek. Bu tarz belgeseller ne kadar gündem yapılırsa ve medya aracılığıyla insanların içine girerse, farkındalığın da ister istemez artacağı fikrindeyim. İnsanların trans olabileceği gerçeği ne kadar olağan karşılanmaya başlanırsa, onlara ayrımcı bakışın da o derece köreleceği taraftarıyım. Kısacası, daha nice belgesellere…

Sisteme Uygun Olmak ya da Karşı Olmak

Yayınlandı: Mart 18, 2013 ulassunata tarafından Güncel, Neden içinde

Fikret İlkiz’in 4 Şubat 2013′de Bianet’te yazdığı “Düzene Uygun Bilimsel Özgürlük” başlıklı yazısında “Üniversiteler ve akademik özgürlükler düzene uygun kafalardan meydana gelmez. Üniversiteler “düzene uygun kafalar” yetiştirmez. Aslında bu sonuç, üniversite mensuplarının kendi bilimsel özgürlüklerinin sonucu ve sorumluluklarıdır.” der (yazının tamamı için bakınız http://www.bianet.org/bianet/bianet/144071-duzene-uygun-bilimsel-ozgurluk)

Akademik özgürlüğün iki ayağı vardır: Biri akademisyenler, diğeri öğrenciler. Bu iki ayak akademik özgürlük için çabalar. Birinin imdadına diğeri koşar.

Bu konu Türkiye konjoktüründe yeni haber ile tekrar düşünülmeli.

15 Mart 2013′de ODTÜ’de düzenlelen Üniversite Kongresi’nde Fikir Kulüpleri Federasyonu kurulması kararı çıkmış.

Neden bunca yıldır kurulamadığı ve neden şimdi dedirten Fikir Kulüpleri Federasyonu acaba üniversiteler ve akademik özgürlük konusunda kafa yorar mı?

Solculuk tarihinin vazgeçilmez ögelerinden Fikir Kulüpleri Federasyonu adını alan yeni yapılanmanın ana ekseni – Öteki yüzde elli – sisteme uygun olmak ya da olmamak ve hatta sisteme karşı olmak diyebilir mi? Bu bağlamda ortak bir zemin yakalayabilir mi?

Hayırlara vesile ola!

İdam ne kadar gerekli?

Yayınlandı: Mart 18, 2013 enesozer tarafından Güncel, Tartışma içinde
Etiketler:, , ,

Merhabalar Arkadaşlar,

Bu yazıyı öncelikle Ayçanın yazmış olduğu Hindistan ile ilgili paylaşım ve genel olarak Tecavüz’e verilen ve caydırıcı olmayan cezalardan dolayı yazıyorum. Dünyada birçok ülke idamı bir ceza olarak kullanmakta iken birçok ülke buna çok kızgın bakmaktadır. Öncelikle idam nedir ? İdam bir ülkede yapılan suça verilen en büyük ve geri dönüşü olmayan ceza biçimi, türü, veya şeklidir. Bu açıklama ile insan bir durup tekrar düşünmüyor değil. Çünkü asla geri dçönüşü yok. Birçok ülke bu nedenle idama karşı. Türkiye’de idam cezası 2002 ve 2006 daki bazı yasalarla tamamen kaldırıldı. Ancak idam cezasının olduğu yıllarda ise idam cezasının kullanılma yüzdesi çok az ( iyiki). Çünkü idam cezası verildikten sonra Meclisin onaylaması lazım. Bu aslında iyi birşey son bir şans için. Mesela 90′li yıllarda 500 idam cezası 10 yıl hapise çevrilmiş.

Şimdi asıl konuya gelelim, toplumun içinde o kadar şuursuz ve bilinçsiz suçlar yapılıyorki insan buna anlam veremiyor. Yaklaşık 25 kişi küçücük bir kıza sırayla tecavüz ediyor. Kayınvalide torunun önünde gelini kesiyor. Koca karısını parçalıyor vb. şeyler Türkiye’de Hindistan’da ve diğer birçok ülkede oluyor. Peki verilen cezalar yeterli mi? caydırıcı mı? Bence değil. Peki daha ne yapılabilir derken akla İdam gelmiyor değil. Tabiki bu birçok psikolojik destek ve tedaviden sonraki durum. Fakat ben bu ve benzeri sapıklıkları yapan kişilerin düzelebileceği kanısında değilim. Bu örnekler gibi bazı suç durumlarında ( toplu tecavüz, tecavüz, aşırı şiddet, belli cinayetler, bebek katilleri gibi…) idam kullanılabilir ve hatta kesinlikle kullnılmalı. Çünkü ben küçücük bir kıza tecavüz eden 20 küsür kişinin (birlaç yıl dahi almasalarda) biraz ceza evinde kalıp çıkmasının yeterli olduğunu ve caydırıcılığına inanmıyorum. Gerekirse “sallandıracaksın Sultanahmet’te bir iki tanesini” sözüne de katılıyorum. Çünkü bir insan, toplumdaki bir parça, kültürel ve geleneksel bir yapıda olan bir kişi olarak vicdanım bunlara göz yumamıyor. Ancak bir Sosyoloji öğrencisi, eşitliğe inanan, her insanın yanlış ( tecavüz asla kabul edilmez ancak) yapabileceğine inanan, son şansın verilmesi gerektiğini düşünen biri olarak kendime dur diyebiliiyorum. Birçok arkadaşımla idam konusunu ve yanında gelen İnsan hakları konusunu konuştuk. Ancak sonuç kararsızlık…

Gelelim bu durum bir başka bakış açısına.  Evrensel İnsan Hakları’nın 5.maddesi diyorki; “Hiç kimseye işkence yapılamaz ya da zalimce, insanlık dışı veya aşağılayıcı muammele uygulanamaz”. bu çok doğru ve açık bir durum. Hiçbir insanın yaşama hakkı elinden alınamaz. Ancak bu kişi “insansa”. Buradaki kastım insanın bir diğer insana yaptığı şey, akıl almaz bir suç ise durum ne olacak. Örneğini haberlerde hergün görüyouz. Gazetelerin 3. sayfasında binlerce aynı haber. Evet hepsi için idam düşünülemez ancak çok bariz idama doğru koşan insan demeye utandığım suçlular var.

Peki ne yapmalıyız? İşte bir Sosyolog adayına sorulacak birkaç önemli sorudan biri. Ortada kötü ve iğrenç bir suç var( ör. toplu tecavüzler), caydırıcılığı olmayan cezalar, mağdurların aileleri, mağdurların içinde olduğu durum, suçlunun içinde bulunduğu durum ve insan hakları. Bence bunları çözmek zor bir iş. Ve ben hep bu noktada iken kendimi o mağdurun, o mağdurun ailesinin ve belkide suçlunun yerine koyuyorum ( koymaya çalışıyorum) ve sonra hangisi daha doğru şeçmeye çalışıyorum…

Peki siz ???

Hindistan’da Yine Toplu Tecavüz

Yayınlandı: Mart 17, 2013 baharaycaokcuoglu tarafından Güncel, Tartışma içinde

Geçtiğimiz aylarda Hindistan’da gerçekleşen toplu tecavüz tahmin ediyorum ki çoğumuzun dikkatini çekmiştir. Otobüste toplu tecavüze uğrayan kadın, hastanede yaşamını yitirmişti.

Şimdi ise, tatile giden bir gruba 8 kişilik bir grubun saldırdığı ve bir kadına toplu tecavüzde bulunulduğu belirtiliyor.

Haber şöyle: http://dunya.milliyet.com.tr/hindistan-da-yine-toplu-tecavuz/dunya/dunyadetay/16.03.2013/1681206/default.htm

Tartışılması gereken birinci nokta, bunun nasıl bir mantık olduğu. Kadın bedenine zorla sahip olmanın verdiği haz, kimilerine göre klinik olarak incelenmeliyken, kimilerine göre ‘erkeğin doğasında’ olan bir durumdur. Aslında tecavüz mantığının ve nedenleri, gerekçeleri, ihtimalleri üzerine yapılan çalışmalar, ki tecavüz mitlerinin inceleyen çalışmalar da içindedir, konuya anlam vermek için bir başlangıç olabilir. Kimi durumlarda tecavüzün tecavüz olarak nitelendirilmemesi, hayli ilginçtir.

Bir diğer nokta ise, verilen cezai yaptırımlardır. Hukuğun en önemli şartlarında biri olan cezanın caydırıcı olma zorunluluğu, anlaşılan Hindistan için geçerli bir durum değil. Eğer suçlu bir para cezasıyla veya hafifletici nedenlerden ötürü kısa süreli bir hapis cezası ile cazalandırılacaksa, caydırıcı etkisi olmayan bu ceza anlamsızlaşır. Asıl mesele de bundan sonra başlar…

 

Çocuk İşçiler

Yayınlandı: Mart 15, 2013 gizemkoksal tarafından Güncel içinde
Etiketler:

Çalışma hayatının en önemli sorunlarından biri çocuk işçilerdir ve çocukların iş yaşamında yer almasının en büyük nedeni ise yoksulluktur. Yoksulluk sorunu ortadan kalkmadığı sürece çocuk işçilerin de tamamen yok olma durumu malesef hayalden öteye gidemeyecektir. Çocukların emeklerinin, bedenlerinin, ruhlarının sömürülmesi de en önemli sorundur. 13 yaşındaki Ahmet okul harçlığını çıkarabilmek için haftalık 100 liraya çalıştığı iş yerinde iş kazası sonucu öldü. Daha kaç çocuk bu şekilde ölmeye mahkum olacak?

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/22821995.asp

 

 

Çocuk Gelinler

Yayınlandı: Mart 12, 2013 miracersoy tarafından Güncel, Tartışma, Toplumsal Cinsiyet içinde

 

http://www.sabah.com.tr/Yasam/2013/03/12/10unda-gelin-11inde-anne

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü..

Yayınlandı: Mart 8, 2013 duygukaradan tarafından Güncel içinde
Etiketler:

8 Mart.. Dünya Emekçi Kadınlar günü gerek medyada, gerekse aylardan mart ve ayında sekizi geldiğinde gündeme oturuyor. Zaten Dünya Kadınlar Günü ve Dünya Emekçi Kadınlar Günü temrinleri arasında bir karmaşa da yaşanıyor bu günde..

O yüzden bugünün  nasıl ortaya çıktığına bir bakalım istedim..1857 tarihinde New York’ta 40.000 dokuma işçisi çalışma şartlarının iyileştirilmesi  isteği ile greve başlamışlardı. Fakat polis güçlerinin işçileri fabrikaya kitlenmesi ve akabininde gelen yangın sonucunda da kurulan barikatları aşamayan 129 kadın işçinin ölümüyle sonuçlanan olayı ülkede dikkatleri çekti. Kadınların cenaze törenine çok sayıda kişi katılmış ve sonrasında da; 8 Mart, Birleşmiş Milletler tarafından uluslararası bir gün olarak kabul edildi.

Kadın konusu ülkemizde de özellikle son birkaç yıldır kadına yönelik şiddetin önlenmesi konusu ile kendinden sıkça söz ettirmektedir. Kadının meta haline getirilmesi, kadın üzerinde edinilmiş hakların varlığına inanan insanların sayısının artması ya da bu olayın son zamanlarda gündeme daha çok gelmesi manidardır. Söz konusu şiddet olduğunda da; kadınlar sadece fiziksel şiddete maruz kalmıyor. Buna ek olarak cinsel şiddet, duygusal şiddet, ekonomik şiddet, sözel ve psikolojik şiddetten de bahsetmek gerekir.

Aşağıda Uluslarası Af Örgütü tarafından “Şiddete hep seyirci kaldın ama bu sefer durdurabilirsin!”adıyla paylaşılan videonun linki bulunmaktadır.. Ama kadının, farklı anlaşılmasının enteresan örneklerinden biri olarak; bu ülkenin başbakanının sözlerine dikkat çekmek istiyorum.. Yemeklerinizi önce Emine Hanım’a mı tattırıyorsunuz sözüne; “Eşim zehirlenecekse ben zehirleneyim. Olur mu öyle şey. O önce ölürse bana kim bakacak?” Şeklinde cevap vermişti. Aslında cümleye “olur mu öyle şey” diye başlayınca aferin diyesi geliyor insanın ama bu bir iki saniye bile sürememişti ne yazık ki.. O kadınlar erkeklerine bakmalı ya, o yüzden hep genç yaşta kız çocukları evlendiril ya.. Sırf kocası yaşlanınca ona baksın diye.. Bu sözü edenlere selam olsun!!

http://amnesty.org.tr/durdur/

MasterPeace İstanbul Ofisi..

Yayınlandı: Mart 8, 2013 duygukaradan tarafından Güncel, Konferans/Kongre içinde
Etiketler:


Yerel bir konser organizasyonu ile başlayan çalışma şu anda birçok ülkede barış için müzik yapan, dans eden insanların desteği ile sürmekte. Bu organizasyona da Dance4Life adı verilmiş.  MasterPeace, 2014’teki büyük konferans ve sonrasında organize edilecek büyük konser için İstanbul ofisini Ayça Güralp yönetiminde açmış bulunmaktadır. İstanbul ofisi daha çok yeni bir kuruluş olmakla birlikte destekçilerini aramaktadır..

MasterPeace; insanların kalplerine dokunma felsefesi ile yola çıkmış bir sosyal hareket olup, kurucusu da Hollandalı Ilco van der Linde’dir.

Aslında farklı olanları bir araya getirme motivleri ilgi çekici ve bunu yaparken de sanatın kullanışı asıl manidar olan. İnsanları bir araya getirip onlarla çeşitli fikir alışverişinde bulunmak vs. kesinlikle çok güzel bir şey, fakat bunun ne kadar insana ulaşabileceği tartışılabilir bir durum. Dolayısı ile insanları barış için dans edelim, şarkı söyleyelim ve zamanında onun için kavga ettiğimiz nehirde hadi kano yarışları düzenleyip buna son verelim demesi çok farklı ve etkileyici bence..

Yukarıdaki videolardan birinde da Afrika’daki ünlü müzisyenlerden biri olan Angelique Kidjo  ve İrlanda’nın ilk kadın başbakanı olan Mary Robinson birlikte John Lennon’ın Imagine adlı parçasını seslendiriyorlar..  

 ..You, you may say
I’m a dreamer, but I’m not the only one (Imagine,John Lennon)

Orada Olan Kadınların Festivali..

Yayınlandı: Mart 3, 2013 duygukaradan tarafından Bilinmeyen, Feminist Sosyolog, Güncel içinde
Etiketler:

11. Filmmor Uluslararası Gezici Kadın Filmleri Festivali başlıyor..

MEDİZ (Kadınların Medya İzleme Grubu) ve çeşitli kadın örgütlerinin desteği sonucu oluşturulan bu festival ve bu bünyedeki çalışmalar 2003 yılından itibaren süregelmektedir. Bu çerçeveden yapım ekibi üyelerinin birinin kadın olması şartıyla festivale katılabiliyorsunuz ve bu seneki yapımlar da “hırpalanan-susturulan-görmezden gelinen tüm kadınlara” ithaf söylemi ile yola çıkmıştır. Bünyede sadece filmler odak noktası olmamakta ve çeşitli seminerler, atölyeler, sunumlar vb. gibi aktiviteler düzenlenmektedir. İşin güzel kısmı; araç olarak kullanılan film çekmenin nasıl yapılacağının kadınlara öğretilmesi.. Yani sadece “zaten” bu işin içerisinde olan kadınlar odaklanmadı bu festivalle. Bu çerçevede de; kadınlara kamera kullanımı, kurgu, ışık kullanımı vb. konularda çeşitli atölyeler de düzenlenmektedir.

Genel çerçevede bakıldığında; Filmmor’da hedeflenen; sinemanın bir araç olarak kullanılması ile bir ifade sistemi oluşturmaktır. Filmmor’un bir diğer sloganı da “ Kadınlarla, kadınlar için sinema yapmak, itiraz etmek, üretmek!” olarak sunulmuştur. Görüldüğü üzere, susturulan, hırpalanan, görmezden gelinene kadınlar; sinemayı bir araç olarak isteklerini, durumlarını, yaşadıklarını, hayat görüşlerini, hayallerini birçok insanla paylaşma, kendilerini ifade etme alanı yakalıyorlar. Bu çerçevede araç olarak sinemanın kullanılması çok manidar bence. Günümüzde birçok insana, onların cinsiyetlerini, yaşlarını, eğitimlerini vb. önemsemeden çokça insana ulaşmanın en etkili yollarından biridir sinema.. Ki bu festival kapsamında hem uluslararası filmlerin izlenebilmesi, hem de festivalin gezici olması daha fazla kişi, durum ve yaşananlar ile ilgili bilgi edinmek adına faydalı.

Festivalin tanıtım videosuna gelindiğinde ise, genel anlamda tema kısıtlaması bulunmayan filmde bu sene özellikle önceden çizilen karakterlere, hakları elinden alınan kadınlara, onlar için karar verenler ile aynı hayatı paylaşan ve aile içerinde maruz kalınan cinsel şiddet örneklerine yer verilmiş…

Bu festival ile, üreten, düşleyen ve de itiraz eden kadınların çalışmalarına tanık olmak mümkün..

“Sosyologlar da Mağdur”

Yayınlandı: Mart 3, 2013 bigegursoy tarafından Güncel, Tartışma içinde
Etiketler:, , , ,

sosyoloji

personelatama.com adlı siteden güncel okuduğum habere göre; devlet kadrolarına atanmak isteyen mezun sosyolog sayısı her geçen gün artıyor. Her yıl ortalama 3000 kişi sosyoloji bölümünden mezun oluyor. Ancak mezunlar, atamalarda sosyologların unutulduğunu iddia ediyor ve devlet yetkililerine sosyal medya aracılığıyla taleplerini duyurmaya çalışıyorlar. İşte iddialarını kanıtlayan veriler; 2012′de Adalet Bakanlığı atanacak sosyolog kadrosu dolmamış, sosyologlar kalan 760 kişilik kadroya atama bekliyor. Gençlik Spor Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı’na tanınmış yüksek sayıda sosyolog kadroları doldurulmuyor. Kentsel dönüşüm için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na sosyologların atanacağı söyleniyor fakat harekete geçilmiyor. Ayrıca, sosyologlar ‘okul sosyoloğu’ projesinin devreye girmesini, devlet kadrolarında Sosyolog istihdamının arttırılmasını, Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğü’ne personel alımlarında sosyologlardan faydalanılmasını istiyor.

Sosyologların neden önem görmediği merak konusu. Sosyoloji okuyorum dediğimizde ne iş yapacaksın, nasıl para kazanacaksın söylemlerinden kaçımız kurtulabiliyoruz. Hemen arkasından uzun açıklamalar yapmamız gerekiyor, kendimizi kanıtlama gereği hissediyoruz. Türk sosyologların değeri bugün nerede? Bugün sosyologlar da ‘mağdur’ olarak tanımlanıyor. Neden ciddiye alınmıyoruz? diye sormak gerek. Acaba günlük ihtiyaçlara cevap vermediğimiz için mi gerekli bulunmuyoruz? Bir sosyolog bir bina dikemez, karın doyuramaz, tamir edemez, ulaşım sağlayamaz. Bir mühendise çok daha fazla ihtiyaç duyulduğunu inkar edemeyiz. Peki, biz ne yapıyoruz? Çok daha derin ihtiyaçları tanımlayabileceğimizi hatta çözüm bulabileceğimizi, ortaya koyduğumuz ‘bilim’ sonucu sözümüzün değerini ne zaman anlayacaklar? Sizce neden ciddiye alınmıyoruz?

*Haberi buradan okuyabilirsiniz.

Yeni Yasal Düzenleme Kapsamında “Kadın Konukevleri”

Yayınlandı: Şubat 26, 2013 berildeniz tarafından Güncel içinde
Etiketler:, , ,

5 Ocak 2013’te Resmi Gazete’de çıkan “KADIN KONUKEVLERİNİN AÇILMASI VE İŞLETİLMESİ HAKKINDA YÖNETMELİK” sonucu Sığınma Evleri’nin açılmasının zorunlu hale getirildiği, birkaç gazete tarafından da duyurulmuştu. Nüfusu yüz bini aşan belediyelere kadın sığınma evi açma mecburiyeti getiren yeni bir yasa düzenlenmişti.

Resmi Gazete’deki kanun incelendiğinde, devlet çalışanlarınca yönetilen İlk Kabul Birimi ve ŞÖNİM adındaki kurullardan bahsediliyor ki; her türlü şiddet mağduru kadının incelenerek Konukevi’ne yerleştirilmesi onların görevi olarak yazılmış. Oysa kanunun sonundaki “GEÇİCİ MADDE 2” okunduğunda anlaşılacağı üzere, illerdeki ŞÖNİM’lerin teşkilatlanması tamamlanana dek tüm görevleri il müdürlükleri tarafından yürütülür durumda. Söz edilen kurumunsa teşkilatlanması için kesin bir tarih aralığı verilmemiş. Teşkilatlanmaya dek başvuru mercii il müdürlüğü ve kolluk güçleri olarak yazılmış (MADDE 11). Konukevi’ne başvuruların kabulüyse ŞÖNİM’den önce kolluk amirinin yetkisi olarak belirlenmiş (MADDE 12). Bu da demek oluyor ki şiddete maruz kalan ve özgüveni yerinde olmayan kadın; bir de uzmanlığı olmadığı halde devlet çalışanına derdini anlatmaya çalışacak. Belki de benzer muameleye uğrama ihtimaliyle yüz yüze gelecek. Kolluk güçlerine başvurarak mağdur olduğunu ve sığınmaya ihtiyaç duyduğunu anlatmaya çalışırken, polis veya jandarmanın şiddet gördüğü kişiyle benzer düşüncede olmadığını ummak zorunda kalacak. “Karı-koca arasında olur böyle şeyler, haydi evinize gidin” zihniyetiyle belki de tekrar tekrar şiddete geri gönderilecek. Örnekler çoğaltılabilir. Teoride kadınların insan haklarını koruyucu bir sistem gibi gözükse de, Kadın Sığınma Evleri Projesi incelendiğinde; “kadın”ın yandaşı bir proje olarak ortaya çıkmadığı görülmekte. İlk bakışta göze ideal gibi gözüken bu sistem aslında “kadın”ı mağduriyete sürüklemeye oldukça meyilli. Alternatif olarak, sosyolog ve psikologlardan oluşan bir ekipçe başvuruların değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum.

http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/01/20130105-5.htm

“Türk ve Avrupalı annenin farkı”

Yayınlandı: Şubat 25, 2013 duygukaradan tarafından Güncel, Toplumsal Cinsiyet içinde
Etiketler:

            Vatan Gazetesi’nde “Türk ve Avrupalı annenin farkı” adlı bir haber okudum.  Haber, Yaşar Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Elif Durgel Jagtap tarafından raporlanan bir bilimsel araştırmanın sonucu olarak sunulmuş ve bu çalışma Hollanda’da 4,5 yıl sürmüş. Haberde sunulan çalışma verilerine göre; Türk anneler itaatkâr ve gelenekçi bireyler yetiştiriyor, bunun yanı sıra çocuklarının gözlerinin önünde olmasını istiyorlar, çocuk ağladığında fikirlerini değiştiriyorlar, sıklıkla ceza yöntemini kullanıyorlar, hava kötüyken çocuklarını dışarı çıkartmıyorlar, yeme, içme ve uyku saatlerinde esnek davranıyorlar, çocuklarına sıklıkla kitap okumuyorlar ve koruma hisseleri yüksek bir seviyede bulunuyor. Konu Avrupalı annelere geldiğinde ise; özgür bireyler yetiştiren Avrupalı anneler meslek seçiminde çocuklarına karışmıyor, çocukların kendi başlarına odalarında zaman geçirmeleri gerektiğini düşünüyor, çocuk tarafından gelen herhangi bir ısrar karşısında fikirlerini değiştirmiyor, ceza yöntemine fazla başvurmuyorlar, her gün çocuklarını yürüyüşe götürüyorlar, yeme, içme, uyku saatlerinde titiz davranıyorlar, çocuklarına düzenli şekilde kitap okuyorlar ve rahat davranıyorlar.

            Sunulan bu iki tipteki anne çocuk ilişkisinde öncelikli olarak birbirinden farklı iki zıt tutumdan ziyade bu süreçlerde rol oynayan sosyal hayat algısı, sosyalleşme düzeyi, kültür, ekonomi, kültürel psikoloji, inançlar, değerler ya da çalışmanın gerçekleştiği bölgelerin kentsel ya da kırsal alan oluşuna kadar diğer dinamikleri de göz önünde bulundurmak gerektiğini düşünüyorum. Muhtemelen bu gibi değişkenler araştırmanın tamamında yer almıştır fakat bunları sadece gazetede sunulan haber kapsamında yazmaktayım. Ayrıca konuyu çocuk yetiştirmek ya da aile sosyolojisi bağlamında ele alacak olursak da; burada anneye yapılan vurgunun önemini belki de haberde böyle sunulan vurguyu unutmamak gerektiğini düşünüyorum. Dolayısıyla sözü dahi geçmeye babayı da unutmamalı burada. Ancak bize bu çerçevede sunulan iki tarz aile yapısı üzerinden konuşacak olursak; Türk “Anneleri” korumacı bir yapıya sahip ve dış etkenlerinde aldıkları kararlarda etkileri mevcut. Gelenekçi yapıya baktığımızda da 2006 Tuik verileri de bu özelliği destekler durumda. Örneğin 2006’da yapılan Aile Araştırmalarında Hane Yapısı bölümünde %80,7 oranında çekirdek aile yapısının ve % 17 oranında geniş aile yapısında söz edilmekte yani bireysel yaşam oranı diğerlerine kıyasla az. Ayrıca, %55 oranındaki grup yaşlandığında çocuklarının yanında kalmak isterken %9,32’si huzur evini, %17,8’i evinde bakımı tercih ediyor. Ancak buradaki “itaatkâr” kelimesi benim için önemli kilit noktalarından. İtaat kelimesi Arapça kökenli bir sözcük olup, emir ve yasaklara uymak gibi temrinlere sahiptir. Burada da sizin için çeşitli emir ve yasakları sunacak bir otoritenin varlığını unutmamak gerekir. Bu otorite zaman içerisinde değişebilir de.. Baba, anne, devlet vb. Yani belirli kalıplar içerinde hareket etmesi gerek bireylerden bahsediyoruz. Peki, bu sınırları kim çizdi? Sen mi? Dolayısıyla eleştirel düşünceyi bu çerçevede nereye koyabileceğimizi düşünmemiz gerekir. Sunulan bu çerçevenin dışına çıkacak olursak, yani itaat etmez, gelenekçilikten uzak durur, dış etkenleri reddeder, biraz da özgür davranırsak ne olur acaba? Öteki mi oluruz, gruptan mı dışlanırız ya da o grup için potansiyel tehlikeyi mi oluştururuz?

 

http://haber.gazetevatan.com/Haber/516633/1/Gundem

Milliyetçilik Üzerine Bir Araştırma

Yayınlandı: Haziran 3, 2011 nermincylk tarafından Güncel içinde

Avrupalı ve Türkiyeli bir grup akademisyenin Türkiye’nin sosyal ve siyasal dokusunu ortaya çıkarmak için yaptığı araştırmada ilginç sonuçlara ulaşıldı. 

Sonuçların ortak paydasını ise milliyetçilik ve yönlendirilmeye açık toplum olgusu oluşturdu. Araştırmada “Türkiye’nin en önemli sorunu nedir” sorusuna, yüzde 43’ü yoksulluk ve gelir dağılımındaki adaletsizlik, yüzde 57’si ise Kürt sorunu ve ve buna bağlı olarak demokratikleşme şeklinde cevap verdi. Akademisyenler önümüzdeki aylarda aynı içerikte Türkiye ve Kürdistan’da yaşayan Kürtlere yönelik çalışmalar başlatacağını açıkladılar. İngiliz sosyolog Prof. James W. Brett öncülüğünde onbir Alman, İngiliz ve Türkiyeli sosyolog, psikolog ve siyaset bilimci, “Türkiye’nin sosyal ve siyasal haritası üzerinde araştırmalar” adlı bir çalışmaya imza attı. Çalışmanın sonuçlarına ilişkin proje tasarımcısı ve yürütücüsü Prof. James W. Brett’le görüştük. Böylesi bir çalışmayı bazı uluslararası kurumların ve düşünce örgütlerinin talebi üzerine hazırladıklarını belirten Brett, hazırladıkları 180 sayfalık araştırmanın sonuçlarını, söz konusu kurumlar için bir başvuru kitapçığı olarak kullanılacağını söyledi. Brett’in verdiği bilgiye göre, Karadeniz, Ege, İç Anadolu ve Akdeniz bölgelerinde yaşları 18-60 arası toplam 5716 kişi görüşüldü. Bireylere 22 soru soruldu. Soruların onaltısı sosyal hayata ve siyasal-politik görüşlere, altısı ise psikolojik ölçüme ilişkindi. Alınan cevaplar; gelir düzeyi düşük ve orta ölçekli gruplar, öğrenci veya kariyer yapmış gruplar, şehir veya köy/kırsal kesimde yaşayan gruplar şeklinde üçe ayrıldı.

Karadeniz’de orta kesim milliyetçi
Araştırmanın sonuçlarını aktaran İngiliz sosyolog Prof. James W. Brett, özellikle Karadeniz bölgesinde yaşayan orta ölçekli gelir durumuna sahip kesimlerde milliyetçiliğin yaygın olduğunu, gelir durumu orta ölçeğin altında olanlarda ise milliyetçiliğin zayıfladığına dikkat çekti: “Yoksul kesimde daha çok ulus milliyetçiliği belirginken, orta gelirli kesimlerde milliyetçiliğin daha çok Türk kimliği üzerinden keskinleştiğini tespit ettik. Bu kimlik üzerinde keskinleşmenin, içinde şiddeti barındıran ırkçılığı beslediği sonucuna vardık. Özellikle genç kesimlerde bu yaygın. Üniversite okuyan veya buradan mezun ya da kariyer yapmış kesimler ise, tıpkı gelir seviyesi düşük gruplar gibi daha çok ulus milliyetçiliğine yatkın.”

Yoksul realite
Ege ve İç Anadolu’da özellikle yoksul kesimlerin milliyetçilik algısının üst ulus kimliğine bağlılık olgusuyla bütünleştiğini ifade eden Brett, bu olgunun orta gelirli ve onun üzerindeki kesimlere doğru sivrileştiğine dikkat çekti. Akademik öğrenim gören kesimler arasında ise, milliyetçiliğin daha çok üst kimlik aidiyetine bağlılığın gereği olarak ‘kemalizm’ olgusuyla bütünleştirildiği ortaya çıkmış.

Akdeniz bölgesinin diğer bölgelere göre birçok değişik algıya sahip olduğunu belirten Brett, köylü ve yoksul kesimlerde kimlikler, inançlar ve değişik kültürlerin realitesi kabul edilirken şehirli kesimlerde bu realitelerin kutuplaştığı ve ayrıştığının gözlendiğini dile getirdi. Köylü ve şehirli grupların milliyetçilik anlayışının ‘Kemalizm’de birleştiğini belirten Brett, Akdeniz’in diğer bölgelere oranla daha açık ve serbest olduğunu söyledi.

İki yıl boyunca Türkiye’yi dört alan üzerinde incelediklerini belirten Brett, Türkiye’de dönemsel gelişmelerin milliyetçilik çıtasını yükselttiğini ifade ederek, “Medya başta olmak üzere çeşitli siyasal yapıların bunu tetiklediğini gözlemledik. Duygu ve buna bağlı olarak tepki, yoğunluklu dönemsel gelişmelerin daha çok yönlendirmelerle gerçekleşiyor. Önlemlerin alınmaması durumunda kutuplaşmalar keskinleşecek. Bu da Türkiye gibi değişik kimlik ve inançlara sahip bir toplumu kaosa sürükler” diye konuştu.

‘İnanç üzerinden siyaset yapılıyor’
Brett, araştırma sonucunda tespit ettikleri bir diğer noktayı ise şöyle tanımlıyor: “Bize ilginç gelen bir diğer nokta, inanç üzerinden toplumsal bir şekillendirmenin hızla yaygınlaştırılması. Bu olgu, yer yer güçlü bir şekilde sokak baskısına tekabül ediyor. Tek ‘Türk’ kimliği ile tek ‘İslam’ inancının odaklar halinde geliştirildiğini gözlemledik. Türk kimliği daha çok aşağılarda yani toplumun genel yapısı içinde geliştirilmeye çalışılırken, İslam inancı ise daha çok devletin egemen olduğu alanlarda geliştirmek istendiğine tanık olduk. Araştırmalarımızda bu gelişim süreçlerine önem vererek dip notlar oluşturduk.”

Kürtler ‘bölücü’, Ermeniler ‘yıkıcı’ görülüyor
Brett, araştırma sonuçlarında elde ettikleri verileri yan yanan getirdiklerinde üç önemli olgunun belirgin olduğunu belirterek, şöyle devam etti: “Karadeniz ve İç Anadolu’da Kürtler önemli ölçüde ‘bölücü’ olarak tanımlanıyor. Aynı olgu Ege ve Akdenizde ‘Kültürel haklar’ olarak tarif ediliyor. Ege ve Akdeniz’de AB, Kemalizm karşıtı görülürken; ABD düşman ve Türkiye’deki Müslümanların ise ‘şeriat’ı hedefledikleri düşünülüyor. Özellikle Karadeniz başta olmak üzere şehirli toplumların genelinde Alevilerin ‘Müslüman’ olduğu, buna bağlı olarak Türkiye’deki azınlıkların dış empoze ile ön plana çıkarıldıkları ve Ermenilerin ‘yıkıcı-intikamcı’ oldukları görüşü ağırlık kazanıyor. Bu görüş açıları, özellikle yoksul ve köylü kesimde farklılaşıyor. Şehirlere doğru çizgiler ayrışarak keskinleşiyor.”

En önemli sorun Kürt sorunu
Sosyolog Brett, hazırladıkları yirmi iki soruya aldıkları cevapların ikisini bizimle paylaştı. Toplam 5716 kişiye “Sizce Türkiye’nin en önemli sorunu nedir” sorusuna; yüzde 43’ü yoksulluk ve gelir dağılımındaki adaletsizlik, yüzde 57’si ise Kürt sorunu ve ve buna bağlı olarak demokratikleşme şeklinde cevap verdi. “Kürt sorunu nasıl çözülür” sorusuna ise yüzde 53 ‘bilmiyorum’ derken, yüzde 26’sı Kürt kimliğini tanımakla çözülebileceğini, yüzde 21’i ise ‘PKK’nin bitmesiyle’ Kürt sorununun çözüleceğini belirtmiş. Kişilere sorulan, “Sizce Türkiye Avrupa Birliği’ne alınmalı mıdır” sorusuna ise, yüzde 58’i ‘evet’ derken, yüzde 42’si ‘hayır’ tercihini kullanmış.

http://guncelyorum-canadil.blogspot.com/2011/06/milliyetci-ve-yonlendirmeye-ack.html

Mahkemeden Beşikçi’ye sosyoloji kriterleri

Yayınlandı: Haziran 3, 2011 nermincylk tarafından Güncel içinde

Kürt sorunuyla ilgili yazdığı kitaplar yüzünden uzun yıllarını cezaevlerinde geçiren sosyolog İsmail Beşikçi, yazısında Q harfini kullandığı için değil, PKKlilere ‘gerilla’ dediği için hapse mahkum edildi. Gerekçeli kararında mahkeme Beşikçi’nin tespitlerini ise ‘sosyolojik olmadığını’ iddia etti.

İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi İsmail Beşikçi’nin 2010’da yayımlanan “Ulusların Kendi Geleceğini Tayin Hakkı ve Kürtler” başlıklı yazı nedeniyle mahkum edildiği davanın gerekçesinde Beşikçi’ye verilen hapis cezasının gerekçesinden Q harfinin kullanılmış olmasını çıkardı. Ancak mahkeme bu kez başka gerekçeler ekledi!

Mahkeme Başkan Şeref Akçay’ın muhalefet ettiği kararın gerekçesinde şu ifadelere yer verildi: ‘’Beşikçi, ülkenin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ne denk gelen yerde yaşayan Kürtlerin özgürlük mücadelelerinin meşru bir hak olduğundan söz ediyor. Yazıda, yıkıcı, yok edici, şiddeti araç gibi kullanmak isteyen örgütün, terör örgütü olarak görülmediği, PKK mensuplarının gerilla olarak adlandırılıyor. Örgüt mensuplarının, dünyanın herhangi bir coğrafyasındaki bağımsızlık savaşçıları gibi söylenmesinin, yazarın sosyolojik birtakım tespit ve irdelemeleri olarak değerlendirilemeyeceği ifade edildi.’’

“Beraat verilmesi, PKK mensuplarına gerilla demenin suç sayılmayacağının mahkeme kararı ile tescili anlamına gelecek” denilen kararda Beşikçi’nin yazısında “PKK gerillaları” ifadesini kullanmasının, örgütün amaç ve hedeflerinin toplum içinde benimsenmesini, yayılmasını teşvik edeceği iddia edildi.

 

kaynak: ismailbesikciyazilari

Çocuğum sosyolog olsun diyen varmı?

Yayınlandı: Mayıs 25, 2011 gulcemdilara tarafından Güncel içinde
Etiketler:, ,

Oğlum, kızım mühendis olsun, doktor olsun diyen anne baba çoktur ama Uluslararası İlişkiler okusun, Sosyoloji bitirsin, Edebiyat’a girsin diyen pek olmaz. Üstelik Matematik Olimpiyatları, Fizik Olimpiyatları vardır da Sosyal Bilimler Olimpiyatları yoktur. Yani yoktu, artık varmış. Fatih Üniversitesi’nin bir öğrenci kulübü olan Araştırmacı Fatihliler ve Akademisyenler Kulübü yani AFAK’ın üniversite yönetimine götürdüğü teklifle bu olimpiyatın ilk adımı atılmış. Fatih Üniversitesi olimpiyat fikrini benimseyince 130 bin liralık bir bütçe ayırdı, öğretim üyelerinden oluşan bir yürütme ve danışma kurulu oluşturuldu. Organizasyonda ise AFAK’lı öğrencilerin yer alması kararlaştırıldı. Tabi bu anlattığım kadar kolay olmadı, tüm bunlar yaklaşık bir yıllık bir süreç içinde gerçekleşti. Fatih üniversitesi tarafından gerçekleştirilen ‘liselerarası ulusal sosyal bilimler olimpiyatı (usobo) bu sene üçüncüsünü büyük bir katılımla gerçekleştirdi.

geç de olsa sosyal bilimlerin önemi ülkemizde yavaş yavaş değer kazanıyor sevinelimmi yoksa bu değerli döneme yetişemediğimize üzülelimmi bilemedim?

Türkiye’de Sosyologların Kimliği ve Tanımlanma Sorunları

Yayınlandı: Mayıs 19, 2011 betulkiziltepe tarafından Güncel, Kitap içinde
Etiketler:

(…)

2009 ÖSYS tercih rehberinde öğrenci almış olan 40 Sosyoloji Bölümü bulunmaktadır. Öğrenci almayan ancak fiili olarak kurulan ve öğretim elemanı olan Sosyoloji Bölümleri de gelecek yıllarda öğrenci alacaktır. 2008 ÖSYM sonuçlarına göre Sosyoloji Bölümlerinin öğrenci kontenjanı yılda toplam 2922’dir. Sadece 2008 KPSS’de hesaplanan Sosyolog sayısı 5091dir. Örgün eğitimden mezun olanlar istihdam sorunu yaşarken, 2009–2010 öğretim yılında Açıköğretim Fakültesi’nde de Sosyoloji Bölümü açılmıştır. 2009 ÖSS yerleştirmelerinde kontenjan sınırlaması olmayan Açıköğretim Sosyoloji Bölümüne 10251 öğrenci yerleşmiştir (Açıköğretim Felsefe Bölümüne 2842, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne 42712 ve Uluslar arası İlişkiler Bölümüne 14100 öğrenci yerleşmiştir).

Üniversite eğitimi almak isteyen ve ÖSS’ye giren bir buçuk milyon gence Açıköğretim ile üniversite eğitimi aldırmak; nüfusun eğitim düzeyini yükseltmek ve sosyoloji eğitimi alanlar için bilinçli yurttaşlar yetiştirmek veya gençlerin eğitim süreciyle pasifize etmek amaçları olabilir. Bunların hepsi önemlidir. Ancak, diğer taraftan üniversite eğitimini meslek edinmek ve işe girmenin temel amacı olarak gören gençlerin mezun olduktan sonraki iş bulamama sorunu varoluşsal bir sorundur. Hem kendisinin hem de sosyal çevresinin ümitleriyle üniversite eğitimi alan gençlerin işsiz kalması sosyolojik anlamda anomi ve yabancılaşmaya neden olmaktadır. Bunun dışında sosyoloji eğitimi salt uzaktan öğretim (Açıköğretim) teknikleriyle ve sistemiyle verilecek kadar basit değildir. Yöntem dersi alarak saha araştırması yapmayan bir sosyolog adayı eksik yetişir. Açıköğretimde neden psikoloji bölümü açılmıyor da sosyoloji bölümü açılıyor. Bunun sorgulanması gerekiyor. Sosyologların meslek asabiyeti (grup dayanışması) tam anlamıyla oluşmadığı için açıköğretime de seslerini çıkarmıyorlar. Açıköğretimde psikoloji bölümü açılsaydı psikologların tavrı ve karşı çıkışları anında olurdu. Özü itibariyle daha dayanışmacı olması gereken sosyologlar ne yazık ki, psikologlar kadar mesleki dayanışma sergileyemiyorlar. Daha önce de bir dönem Açıköğretim Sosyoloji Bölümü açılmış daha sonra Sosyoloji Derneği’nin girişimleriyle Açıköğretim Sosyoloji Bölümü kapanmıştır.

Ayrıca, Sosyoloji mezunlarının kimlik ve tanımlama sorunsalı tarihi süreçte yaşanmıştır ve yaşanmaktadır. Örneğin, 1971 yılında Milli Eğitim Müdürlüklerinde 7 kişiden oluşan uzmanlar kuruluna “Eğitim Uzman Yardımcısı” olarak ilk atamaları yapılarak göreve başlayan Sosyoloji mezunlarının bu istihdam imkanı, 1980 yılından sonra kaldırılmıştır. Diğer bir örnek, Sosyoloji mezunlarının YÖK kararıyla bir dönem Sosyal Çalışmacı olarak atanmaları çerçevesinde, Adalet Bakanlığı Cezaevlerine atanmışlardır. Ancak, daha sonra YÖK aldığı bu kararı kaldırarak, sosyologların Sosyal Çalışmacı unvanıyla atanamayacağı kararını vermiştir. Diğer bir örnek, 2003 öğretmen atamalarında Milli Eğitim Bakanlığı “Rehberlik Öğretmeni” kadrosuna, Psikolojik Danışma ve Rehberlik Bölümü mezunları yanında Sosyoloji mezunlarından da atama yapılmıştır. Ancak, iki atama döneminden sonra bu kadroya Sosyoloji mezunlarının ataması durdurulmuştur. Bunlara ek olarak, kamuda sınırlı sayıda çalışan sosyologlar kendileri ile benzer eğitim alan Sosyal çalışmacı psikolog ve öğretmenlerden daha düşük ücret almaktadır. Sosyolog; mübaşir, bekçi, kaloriferci, aşçı, hizmetli, şoför, emanet memuru, ambar memuru ile aynı tazminat oranlarına sahiptir. Kısaca Adalet Bakanlığının 22/05/2009 tarihli 29406 sayılı yan ödeme cetvelinde, Sosyolog mesleğinden ziyada, üniversitede bölümü olmayan mesleklerle aynı tazminat oranına sahip olan başka bir meslek yer almamaktadır.

(…)

(Türk Sosyologları ve Eserleri – Vehbi Bayhan’ın “Türkiye’de Sosyologların Kimliği ve Tanımlanma Sorunları” yazısından alıntıdır.)

Futbol Sahalarında Yaşanan Şiddet

Yayınlandı: Mayıs 11, 2011 nermincylk tarafından Güncel, Tartışma içinde

Ege Üniversitesi Sosyoloji bölümü öğretim görevlisi olan ve spor sosyolojisiyle ilgilenen Yard. Doç. Dr. Ahmet Talimciler’in futbol sahalarında yaşanan şiddetle ilgili son yazısını sizinle paylaşmak istiyorum.  Özellikle söylediği şu sözler dikkatimi çekti “Bu olayları yapanlar iki üç çapulcu, bunlar taraftar olamaz’ gibi klişeler üzerinden konuştuğunuz zaman çözümü filan konuşmuyorsunuz, sorunu bile konuşmuyorsunuz. Bunların çapulcu filan olmadığını, içlerinde işsizlerin de olduğunu ama bunların dışında üniversite mezunları, iş sahibi insanların da bulunduğunu görmemiz gerekiyor. Bu kişilerin takımları uğruna polisle çatışabildiklerini görüyoruz. O yüzden biz bu insanlara farklı yaklaşmak zorundayız.  Bu olayların altında yatan nedenleri daha derinlemesine, bilimsel çalışmalarla ortaya koymamız gerekiyor. Akşamları çıkıp konuşarak, bu iş çözülmez. Testi kırılmadan aklımızı başımıza toplamamız lazım. Ancak görünen o ki, biz her olay sonrasında yasa çıkarmaya devam edeceğiz. ”     Bunlar hepimizin bildiği şeyler fakat nedense yeterli araştırma yok ya da henüz futbolda şiddeti sonlandıracak yeterli bir şey yapılmadı.  Türkiye’de futbolun yerinin çok ayrı olduğu da bir gerçek. Spor sosyolojisi de Türkiye’de çalışılabilecek ve malzemesi bol olan bir dal. Belki ilerde aramızdan spor sosyolojisiyle ilgilenenler çıkabilir. Bu konu hakkındaki yazı için şu linke bakabilirsiniz:

http://www.haberler.com/futbol-sahalarinda-yasanan-siddet-2716786-haberi/

Sosyoloji Araştırmaları Dergisi / Journal of Sociological Research, Sosyoloji Derneği tarafından yılda iki kez yayınlanan hakemli bir dergidir.TÜBİTAK ULAKBİM tarafından “Sosyal Bilimler Veri Tabanı”na dahil edilmiştir.Sosyoloji ile ilgili yayınlanmış olan kitapların ve bilimsel etkinliklerin değerlendirilmesine de yer vermekte olan Sosyoloji Araştırmaları Dergisi’ne, özgün araştırma, tartışma – derleme, çeviri ve kitap tanıtımı – eleştirileri gönderilebilir ve bu yazılar Türkçe ya da İngilizce dilinde olabilirler. Dergide yayınlanacak özgün araştırma, tartışma – derleme makaleleri hakem değerlendirmesine tabi tutulmaktadır.

Hepimize hayırlı olsun :)

http://www.sosyolojidernegi.org.tr/dergi/index.php

En prestijli sosyolog ödülü bir Türk’ün

Yayınlandı: Nisan 24, 2011 nermincylk tarafından Güncel içinde

Sosyal bilimler alanındaki en prestijli ödüllerden Malcolm H. Kerr ödülü, Princeton Üniversitesi’nde görev yapan genç Türk siyaset bilimci Prof. Dr. Akın Ünver’in oldu.

İngiltere Essex Üniversitesi’nde yaptığı “Kürt Sorununu Tanımlamak: ABD Kongresi’nde, Avrupa Parlamentosu’nda ve TBMM’deki Söylemler, 1990-1999″ başlıklı doktora teziyle ödülü kazanan Ünver, tezinde Kürt sorununu 7 ana başlıkta irdeliyor ve sürecin başlangıcından günümüze kadar objektif fotoğrafını çekiyor. İngiltere Princeton Üniversitesi’nde bulunan Ertegün Kürsüsü’nde çalışan Ünver, “Ortadoğu konusunda çalışan akademisyenlerin Oscar’ı” olarak tanımlanan ödülü kazandı. Yakın tarihe ışık tutan tezlere verilen ödülü kazanmayı beklemediğini söyleyen Ünver, “Başvuru yaptığımı bile unutmuştum.” diyor. Kürt sorunu hakkında çalışmayı başta hiç düşünmediğini belirten Ünver, Amerikan, Avrupa ve Türk dış politikalarının karşılaştırmalı bir analizini yapmak için teze başlamış. 1920′lerden itibaren Kürt sorunu ile ilgili gizli olmayan devlet içi yazışmaları, beyanatları inceleyen Ünver, mecliste bulunan milletvekillerinin bu meseleyi nasıl tanımladıklarını araştırmış. Sadece Türkiye’yi ele almanın sorunu objektif olarak yansıtmayacağını düşünen Ünver, Türkiye’nin 1990′lardaki en yakın müttefikleri ABD ve Avrupa Birliği’nin görüşlerini de dikkate almış. 1990′ların TBMM’sinde tüm siyasi görüşlerin meseleye benzer yaklaştığını vurgulayan Ünver, tüm partilerin meseleyi iktidar olunca “güvenlik ve terör”, muhalefete geçtiklerinde ise ‘insan hakları’ ve ‘demokrasi’ ekseninde tanımladıklarını tespit etmiş.

Ayrıca Prof. Dr. Akın Ünver ile yapılan röportaj için şu linke bakabilrsiniz:

http://www.hurriyetusa.com/haber_detay_yerel.asp?id=30142

Sosyologlar Teknik Hizmetler Sınıfına Geçti

Yayınlandı: Nisan 9, 2011 nermincylk tarafından Güncel içinde

2009 toplu görüşme talepleri arasında yer alan ve SHÇEK Kurum İdari Kurulu Toplantılarında da mutabakata alınan sosyologların Teknik Hizmetler Sınıfına geçişiyle ilgili Bakanlar Kurulu kararı Resmi Gazete’de yayımlandı. Sosyologlar ‘Genel İdari Hizmetler’ sınıfında yer aldığı için ek ders ücreti gibi uzmanlık alanının gerektirdiği haklardan yararlanamıyorlardı. Sosyologların teknik hizmetler sınıfına alınması konusu Sağlık-sen’in 2009 toplu görüşme talepleri arasında ve SHÇEK’le 2009 yılında yapılan KİK Toplantısı sonrası imzalanan mutabakat metninde de yer almıştı. Ayrıca Sağlık-sen Genel Başkanı Mahmut Kaçar 22 Ocak 2010 tarihinde YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan’la yaptığı görüşmede sosyologların yaşadığı mağduriyeti gündeme getirerek sorunun çözümü yönünde sendikal talebi iletmişti. YÖK, 10 Şubat 2010 tarihli toplantısında sosyologların Teknik Hizmetler Sınıfında değerlendirilmesi gerektiğine karar verdi. Sosyologların Teknik Hizmetler Sınıfı’na geçişi ile ilgili Bakanlar Kurulu kararı da 10 Aralık 2010 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Böylece folklor araştırmacısı, kütüphaneci, arşivci, kitap patologu ve sosyolog unvanlarında çalışan personel Teknik Hizmetler Sınıfı’na geçti.

http://www.saglikpersoneliplatformu.com/haber/5422-saglik-bakanligi-haberleri-sosyolog39lar-teknik-hizmetler-sinifina-gecti.html

Charlie Chaplin: Modern Times

Yayınlandı: Mart 26, 2011 exadorch tarafından Güncel, Kent Sosyolojisi içinde
Etiketler:, ,

Endüstri devrimi (vallaha yabancı dil konuşuyormuşum gibi hissettim) sonrasında makinelerin ön planda olduğu bir üretim sistemine geçiş sizde takdir edersiniz ki insan gücü kullanımının ve işçi sınıfının da makineleşmesine sebep olmuştur. Ruralları urbana çeviren, insanları göçe zorlayan ve işçileri, ürettiklerine karşı alienate ederek “sonunu bilen kahraman olamaz” felsefesinin doruğuna çıkartan gene bu devrimdir. Gelin görün ki, tapınılası “devrim önce kendi evlatlarını yer” sözü bu sefer geçerliliğini yitirmiş, endüstri devriminde kazanan sınıf aynı kalmış, keyiflerine keyif paralarına para katmışlardır. Fabrikalarda ki hizmet koşulları vaadlere rağmen değişmemiş, işçi sınıfı işçiliğini bilmiş, evine götürmeyi planladığı şarap ve kaz ciğerini kaybetme korkusundan pek de itiraz edememiştir.   İşçi sınıfı, endüstriyel topluma ayak uydurmada, urban yaşamına ( hakkaten Türkçesini bilmiyorum, kent mi diyorduk) adapte olmada türlü sorunlar yaşamış ama zaman herşeyin ilacıdır “Hadi bismillah” diyerek her gün 16 saatlere varan rutin ezilme işlemine  devam etmiştir. Altta önereceğim film de özellikle endüstri toplumunda bir işçinin durumunu, efsane yönetmen, yazar ve oyuncu Chaplin’in diliyle anlamıştır. Bu link filmin ilk partıdır, diğerlerine yanda ki listeden devam edebilirsiniz. Sıkılabileceğinizi hesaba katarak şunu da ekleyeyim, hiç olmazsa part 1 i kesin izleyin, açık bir görsellikle devrim sonrası fabrikalarda ki durumu özetliyor.

http://www.youtube.com/watch?v=MHdmaFJ6W6M&feature=related (part 1)